Keşfedilmeyi bekleyen güzellik Slovenya

Keşfedilmeyi bekleyen güzellik Slovenya

Avrupa’nın en küçük ülkelerinden biri olan Slovenya’nın topraklarının yarısından fazlası ormanlarla kaplı. Ülke, temiz havası, Adriyatik kıyısında bulunan şirin kasabaları ve etkileyici Alp Dağları ile insanı büyüleyen bir güzelliğe sahip

Sadece 2 milyon insanın yaşadığı Slovenya, 20 bin kilometrekare yüzölçümüne sahip. Kişi başına düşen 33 bin 500 dolarlık milli gelirle oldukça zengin olduğu söylenebilir. Slovenya'nın komşu ülkelerle iç içe olduğunu söylemek yanlış olmaz. İtalyanlar öğle yemeği için bir saatliğine geliyor, Avusturyalılar araçlarına benzin doldurup geri dönüyor.
İstanbul'dan Slovenya'nın başkenti Ljubljana'ya uçakla yolculuk yaklaşık 2 saat 15 dakika sürüyor. Havalimanından Ljubljana'ya giderken yolun iki yanında sıralanan yemyeşil ağaçlar ve onlara yukarıdan bakan Alp Dağları karşıladı bizi.
300 bin nüfusa sahip Ljubljana tipik bir Avrupa kenti görünümünde. İlk dikkatimizi çeken şehrin en yüksek bölgesinde bulunan tarihi kale oldu. Şehir merkezine 15 dakikalık mesafedeki kale; 12. yüzyılda inşa edilmiş, 15. ve 17. yüzyıllarda restorasyon görmüş. Gotik tarzda yapılmış Saint George Kilisesi'nin içinden geçerek kalenin en yüksek noktasına ulaştık.
Güzelliğini cömertçe sergileyen şehrin buradan görüntüsü eşsiz. Yukarıdan bir mücevher gibi görünen Ljubljana Nehri, şehri ortadan ikiye ayırmış. Binalar nehrin sağlı, sollu iki yakasına kurulmuş.



PREŞEREN MEYDANI ŞEHRİN KALBİ
Başkent için bir 'kafeler diyarı' desek abartmış olmayız. Zira şehri adımlarken her köşede kafelere rastlıyoruz. Güzel havalarda nehir manzaralı kafeler gençlerle dolup taşıyor. Şehrin en göz alıcı durağı ise ünlü Sloven şair France Preseren'in adını verdiği Preşeren Meydanı. Meydanın hemen karşısında ise sabahın erken saatlerinde kurulan pazar yer alıyor.
Şehir, aynı zamanda bir tarih ve kültür merkezi. 60'tan fazla müze var. Ülkenin en büyük üniversitesi Ljubljana Üniversitesi'nde ise 40 bin öğrenci eğitim görüyor.
Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu, Modern Sanat Galerisi, Milli Müze, Milli Galeri, 300 yıllık geçmişe sahip Filarmoni Akademisi sanat tutkunlarının öncelikle görmek istediği yerlerin başında geliyor.
Slovenlerin gururu mimar Joze Plecnik'in eseri Triple, ürkütücü görüntüsü ile Ejderha Köprüsü başkentte bir solukta gezilebilecek yerlerden.
Ljubljana gezilmesi belki de en kolay şehirlerden birisi. Yaygın otobanlar, şehri baştan sona dolaşan tren ve tramvayların yanı sıra konforlu taksiler rahat bir ulaşım imkanı sunuyor. Şehrin önemli cazibe merkezleri bir bölgede toplandığından tavsiyem şehri yürüyerek gezmeniz.
Diğer Avrupa ülkelerinin aksine burada yaşayan Türklerin sayısı oldukça az. Slovenya'da faaliyet gösteren Türk iş adamlarının sayısı ise iki elin parmaklarını geçmiyor. Ülkede sadece bir tane Türk restoranı olduğunu öğrenince merakımızı gidermek için ziyaret etmeye karar veriyoruz.
Slovenlerin büyük ilgi gösterdiği restoranda müşterilere Türk yemeklerinin ardından kahve ve nargile ikram ediliyor. Yemeğin ardından sahneye dansözün çıkmasıyla ortam daha da şenleniyor.

7 BİNDEN FAZLA MAĞARA VAR
Slovenya, turizmin sadece deniz, kum ve güneşten ibaret olmadığının en güzel kanıtı. Sadece doğa turizmi ve mağaraları görmek için milyonlarca insan buraya geliyor. 7 binden fazla irili, ufaklı mağaranın bulunduğu Slovenya da en fazla ilgiyi çeken Postajna Mağarası'na gidiyoruz.
Her gün 10 bin, yılda ise 500 binden fazla turist ağırlayan mağara tam 20 kilometre uzunluğunda. Mağara içinde ulaşım raylı sistemle gerçekleştiriliyor.
Boyları zaman zaman metrelerce yüksekliği bulan rengarenk sarkıt ve dikitlerin yarattığı atmosfer görenleri hayrete düşürüyor. Postajna'dan ayrılıp hemen yanıbaşındaki Pedroyama Kalesi'ne yöneliyoruz.
Yüksek bir dağın eteğinde kayaların içine kurulmuş olan 123 metre yüksekliğindeki Pedroyama Kalesi, bir zamanlar şövalyelerin sığınağıymış. Slovenya'ya yapılan bir ziyaret Adriyatik Denizi kenarında bulunan şirin sahil kentlerini görmeden tamamlanmış sayılmaz. Biz de soluğu güneyin en güzel kentlerinden biri olan Piran'da alıyoruz.
20 bin nüfuslu Piran, limanı, restoranları, saat kulesi, dar sokakları ve ortasında ünlü kemancı Giuseppe Tartini'nin heykelinin de bulunduğu meydanıyla ünlü.
Burası kırmızı kiremitli şirin evleriyle o kadar huzurlu bir şehir ki insan sanki bambaşka bir dünyadaymış hissine kapılıyor. Gündüzü bu kadar etkileyici olan Piran'ın gece görüntüsü ise bir başka güzel. Şehir deyim yerindeyse akşam olunca apayrı bir ruha bürünüyor.
Piran'ın hemen yanıbaşındaki Portoroz'un modern marinası, tertemiz sahili, binlerce Avrupalı turisti buraya çekiyor. Sahil boyunca sıralanmış çok sayıdaki otel, yaz aylarında gelen turistlerle dolup taşıyor. Birçok ziyaretçi Portoroz'un karşı sahilindeki Hırvatistan'a geçip, akşam geri geliyor. Tarihi ve doğal mirasına titizlikle sahip çıkanların karşılığını fazlasıyla aldığını gösteren çok güzel bir örnek Slovenya.



Slovenya'ya yapılan bir gezi Adriyatik Denizi kenarında bulunan şirin sahil kentlerini görmeden tamamlanmış sayılmaz. 20 bin nüfuslu Piran, limanı, restoranları, saat kulesi ve dar sokaklarıyla ünlü. Piran'ın hemen yanıbaşındaki Portoroz'un modern marinası, tertemiz sahili, binlerce Avrupalı turisti buraya çekiyor.



ÜLKENİN EN GÖZ ALICI DURAĞI BLED GÖLÜ
Lübyana' nın kuzeybatısında yer alan Bled kasabası, adını verdiği gölü, kalesi ve adası ile meşhur. 7 bin nüfuslu bu şirin kasaba, Slovenya' nın en göz alıcı noktalarından biri. Bin yıllık geçmişi bulunan kaleye çıkıyoruz önce. Bugün müze ve restoran olarak kullanılan kaleden Bled Gölü ve adasının görüntüsü insanı büyülüyor. Bled Gölü o kadar güzel korunmuş ki, ekolojik denge bozulmasın diye motorlu hiçbir araç kullanılmıyor. Gölün üzerinde bulunan adaya ulaşım küçük teknelerle yapılıyor. Bled Adası buraya gelenlerin mutlak uğradıkları bir yer. İnanışa göre; adada bulunan kilisenin çanını çalanların dilekleri gerçek oluyor. Bled'de yeni evlenen her çift adanın 98 basamağını yürüyerek çıkıp ardından kilisenin çanını çalıyor. Slovenya'da kesinlikle görülmesi gerekenler yerlerden birisi Saviya Şelalesi. Ülkenin kuzeybatısında yer alan şelaleye Lübyana'dan 1.5 saatlik araba yolculuğu sonrası vardık. Ormanın tam içinde yer alan şelaleye ulaşmak içinse yarım saat yürüdük. Yüksek sarp kayalıkların arasında süzülen Savinya Şelalesi doğrusu bütün yorgunluğumuzu unutturdu.



BİN YAŞINDAKİ ŞEHİR SKOFJALOKA
Slovenler, sahip oldukları tarihi ve doğal miraslarına çok iyi sahip çıkmış. Korunan en önemli miraslardan biri, ülkenin en eski şehirlerinden, bin yıllık Skofja Loka.
15 bin nüfuslu bu küçük şehir, sadece evleriyle her yıl binlerce turisti kendine çekiyor. Alman İmparatoru Oton, bu şehri Bavyera Başpiskoposu Abraham'a hediye etmiş. İsmini hemen yanı başından geçen Loka Nehri'nden alan şehir Hıristiyanlar için kutsal bir öneme sahip. Loka Nehri ile şehri birbirine bağlayan Kapuçinler veya diğer adıyla, Taş Köprü 600 yıllık geçmişiyle Orta Avrupa'daki en eski mimari eserlerden birisi.
Şehre bu köprü üzerinden giriyoruz.
Skofja Loka' yı ilk kez görenler masalsı bir dünyaya adım attıkları izlenimine kapılıyor. Ana cadde boyunca sağlı sollu sıralanan evler ve pencereleri hemen dikkat çekiyor. Evlerin pencere ve balkonları renk renk çiçeklerle süslenmiş. Yüzlerce yıllık geçmişe sahip evlerin çoğu kültürel koruma altında. Bir kısmı orijinali bozulmadan restore edilirken, bazılarına hiç dokunulmamış.
Sivil hayatın tüm görkeminin yansıtıldığı eski adalet sarayı Old Town Hall, 16. yüzyılda yapılmış. Gotik tarzdaki bina, yüksek yargıçların mekanıymış. 1972'de restore edilen binanın dış yüzeyinde Barok freskolar, resimli sütunlar, çiçekli ve figüratif detaylar bulunuyor.
BİZE ULAŞIN