Marsilya’da 48 saat

Marsilya’da 48 saat

Herhangi bir Fransız şehrinden çok farklı Marsilya. Deniz kokan merdivenli daracık sokakları, kozmopolit yapısı ve tarihi limanıyla çok farklı tatlar sunuyor konuklarına...

Şehrin tadını bir turist değil, yerlisi gibi çıkarmayı tercih ederim. Yurtdışında geçireceğim süreyi organize etmenin, şu hayatta en keyif aldığım aktivitelerden biri olduğunu söyleyebilirim. Yaklaşık altı ay önce, bir sonraki rotam olan Fransa için kolları sıvadım. Ancak farklı şehirlerin uçak biletlerine baktığımda, biletleri altı ay öncesinden dahi alsam işin benim için çok pahalıya patlayacağını fark edince turlarla ilgili araştırmaya giriştim.
Karşıma sadece uçak bileti ve otel ücretini karşılayan bir tur çıktı. Geri kalan her şeyi biz halledecektik. Yani tam da istediğim gibi. İki gece konaklamalı Marsilya turuna rezervasyonumu yaptırdım.
İki yol arkadaşımla birlikte Marsilya'ya güneşli ve sıcak bir günde, öğle saatlerinde ulaşıyoruz.
Uçaktan inince şehir merkezine gitmek üzere servis aracına doğru yöneliyoruz. Servis otobüsü, zaten çok büyük olmayan havaalanından çıkar çıkmaz karşımıza çıkıyor. Şehrin tren istasyonu olan Gare de Marseille Saint Charles'a 15 dakikada bir yolcu taşıyan servis otobüsü bileti için gidiş-dönüş 13 euro veriyor ve 25 dakika sonra merkeze ulaşıyoruz.
1848 yılında açılan istasyon, aynı zamanda şehrin en gösterişli binalarından biri. Garın hemen önündeki, şahane manzaraya sahip terastan geçip şehre ilk adımınızı atıyorsunuz. Bizim otel garın hemen yanında bulunduğundan önce eşyalarımızı otele bırakıyor sonra da şehrin simgesi haline gelen merdivenlerden inerek Fransa'nın ikinci büyük şehri Marsilya'ya "Merhaba" diyoruz.

BİR DENİZCİ ŞEHRİ
İlk durağımız her turist gibi şehrin kalbi olan liman, yani Vieux Port de Marseille. Marsilya'nın temeli, 6. yüzyılda bizim Foçalılar tarafından atılmış. Tarih boyunca, bugün olduğu gibi dünyanın en önemli limanlarından biri olma özelliğini koruyan Vieux Port etrafına da şehir kurulmuş.
Vakti zamanında limanı korumak amacıyla girişin iki yanına kurulan kuleler bugün hala ayakta. Limanı sarmalayan kordon şehrin en hareketli yeri.
Restoranlar, kafeler, barlar limanın etrafına sıra sıra dizilmiş.
Vaktimiz çok kısıtlı olduğundan hemen harekete geçiyor ve şehrin alametifarikası Notre Dame de la Garde bazilikasını görmek üzere sahilden kalkan Petit Train'e (Küçük Tren) atlayıveriyoruz.
Gidiş-dönüş bilet için 8 euro ödediğimiz tren aynı zamanda şehri hızlıca turlamak için harika bir seçenek. Bu arada bazilikaya ulaşmak için daha ucuz olan ve çok sık geçen 60 numaralı otobüsü de tercih edebilirsiniz.
Tren (aslında kendisi tren görünümlü bir araba) önce sahil boyunca plajlara doğru ilerliyor sonra da kıvrılarak tepeyi tırmanıyor ve bizi 162 metre yükseklikteki bazilikaya ulaştırıyor.
Bir denizci şehri olan Marsilya'da, halkın açık denizlere gönderdiği sevdiklerinin sağ salim dönmesi için dua ettiği bir kilise burası. İçerisinde, tavandan sarkan yelkenli maketleri bu dilekleri dile getiriyor.
Tam da gün batımında gittiğimiz bazilika, tüm Marsilya'ya ve hatta uçsuz bucaksız Akdeniz'e hakim manzarasıyla bize de unutamayacağımız anlar sunuyor. Şehir merkezine tren yerine yürüyerek dönmeyi tercih ediyor ve yavaştan karanlık çökerken daracık merdivenli sokaklarda kıvrıla kıvrıla aşağı doğru bırakıveriyoruz kendimizi.
Akşam yemeğimizi şehrin bohem mahallesi La Panier'de yemeye karar veriyoruz. La Panier'e geçmeden önce bir noktaya dikkat çekmekte fayda var: Marsilya yokuşlarla ve merdivenlerle işlenmiş bir şehir. Dolayısıyla şehri dolaşmak istiyorsanız ayaklarınıza da güvenmeniz lazım.
La Panier'e de araç girmesi mümkün olmadığı için merdivenlerden tırmanarak ulaşıyoruz.
O gün resmi tatil olduğundan restoranların ve dükkanların çoğu kapalı. Aslında gündüzleri sanat galerileri ve tasarım dükkanlarıyla dolu bir mahalle burası.
Birkaç açık restorandan içimize sinen bir tanesine oturuyoruz. Anne ve oğulun hizmet verdiği minicik L'ancre du Panier'deki lezzetli deniz mahsulleriyle midemizi öyle bir dolduruyoruz ki merdivenlerden aşağı inip otel için yeniden yokuş tırmanmak bize iyi bir spor oluyor doğrusu.

CEZANNE'IN MEMLEKETİNE DOĞRU
Ertesi sabah Marsilya'ya çok yakın Aix-en- Provence'a gitmeye karar veriyoruz. Gardan 20-25 dakikada bir kalkan otobüsle yarım saatlik yolculuk için gidiş dönüş 9 euro bilet parası ödüyoruz.
Enfes ekmekleriyle boulangerie'leri (fırın), kafeleri, klasik Fransız tarzındaki binaları arasındaki minik restoranlarıyla sakin ve bir o kadar güzel bir şehir Aix en Provence. Şansımıza o gün kurulan pazardan lavanta çiçeği sabunları alıyor ve dolaşmaya başlıyoruz.
Keyifli birkaç saat geçirebileceğiniz Aix-en-Provence'ın gezilecek en ünlü yeri ressam Paul Cezanne'ın evi. Şehir merkezine çok yakın olan ve müze haline getirilen evde ressamın eşyaları yaşadığı günlerdeki haliyle korunmuş. Bu arada şehrin en merkezi noktası Cours Mirabeau'da, Cezanne'ın en sevdiği kafe olan Les Deux Garçons'da kahve molası da verebilirsiniz.
Burada geçirdiğimiz keyifli birkaç saatten sonra otobüse atlayıp Marsilya'ya geri dönüyoruz.
Çünkü şehrin açıklarındaki Ile d'if'e (If Adası) gidecek son vapuru yakalamamız gerekiyor.
Ada turu için iki seçeneğiniz var. Ya sadece If Şatosu'nun bulunduğu If Adası'nı ziyaret ediyorsunuz ya da daha uzun olan ve Ratonneau ile Pomegues adalarını da kapsayan uzun turu tercih edebiliyorsunuz. Biz tercihimizi sadece If Adası'nı gezebileceğimiz seçenekten yana kullanıyoruz. Bu turun fiyatı 10 euro. Adaya çıktığınızda kaleyi gezmek için de 6 Euro ödüyoruz.
Buradaki şatonun edebiyat tarihindeki önemi büyük. Zira Alexander Dumas'nın klasik eseri Monte Kristo Kontu'nun geçtiği kale burası.
1531 yılında Marsilya'yı denizden gelebilecek saldırılardan korumak amacıyla inşa edilen kale, daha sonra kilise karşıtları ve devrimcilerin yargılanarak işkence gördüğü bir hapishaneye çevrilmiş. Turun ardından kale burcundan, tam da gün batımı eşliğindeki Marsilya'yı izleyince içimiz açılıyor. Manzaraya, denizde salınan yelkenli tekneler eşlik ediyor. Son vapurla şehre dönerken kale ürkütücü havasıyla yavaştan karanlığa karışıyor.

KOZMOPOLİT AMA TEHLİKELİ DEĞİL
Eğer Marsilya'ya gidecekseniz internette okuyacağınız yazılarda ilk karşınıza çıkan, şehrin ne kadar tehlikeli olduğuna dair yorumlar. Yorumlarda göç alan şehrin son derece tekinsiz olduğu ve belli bir saatten sonra kesinlikle sokaklarda dolaşılmaması gerektiği önemle vurgulanıyor. Tüm bu yorumları okuyunca, itiraf edeyim benim de gözüm bir hayli korktu.
Ancak gidince bu yorumların ne kadar abartılı olduğunu gördüm ve sizinle de bu fikrimi özellikle paylaşmak istedim. Evet, Marsilya Fransa'nın diğer şehirlerine göre (Paris'i saymıyorum) kozmopolit olması sebebiyle daha tekinsiz bir kent. Ancak gece geç saatte, özellikle garın etrafındaki ara sokaklara girmediğiniz takdirde herhangi bir tehlikeyle karşılaşmıyorsunuz.
Ana caddeler geç saatlere kadar kalabalık ve ışıl ışıl.
Biz, gece geç saatte son derece ıssız olan La Panier sokaklarında herhangi bir tehlikeyle karşılaşmadan üç kadın rahatlıkla dolaştık ve korku aklımıza dahi gelmedi. Siz de en iyisi bu yorumlara kulak asmayın ve yukarıda vurguladığım kurala uyarak Marsilya'nın tadını çıkarın.
BİZE ULAŞIN