Alâeddin'in sihirli lambası

Masalların Alâeddin'i sihirli lambasından cin çıkarır. Oysa Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça sihirli yüreğinden muhteşem eserler çıkardı. “Geçmesin Günümüz Sevgilim Yasla”, “Ümitsiz Bir Aşka Düştüm” “Ağlar Gezerim Sahili”, “Ne Bildin Kıymetin”, şarkılarından bazıları

Saatlerce konuşmuştuk ama sohbetine doymamıştım. Daha yaşarken heykelleri dikilen, adına parklar sokaklar kurulan bir muazzam bilim adamı. Lakin tevazuu ve kibarlığından yerin dibine geçiyor, söyleşiyi hem zorlukla hem şarkı hikâyeleri üzerinden yapıyorum. Eski hekimler, kendileriyle ilgili şakalar yaparken bazen şöyle derler: "Bizim tıp fakültelerinden her şey çıkar. Eee tabii ara sıra da doktor çıkar." Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça da 1951'de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden başarıyla mezun bir 'tababet adamı'. Kadın doğum uzmanlarının duayeni ve dünya çapında otoritelerinden biri. Ama bir başka alanda da, Türk Musikisi'nde de duayen ve otorite.

HEPSİ KIYMETLİ

Hikâyesi en derin iz bırakan şarkınızı öğrenmek isterim Hocam?
(Hoca bir an durgunlaşıyor. Bu hali durgunluktan da öte mahzunlaşma diyebiliriz. Ve anlatıyor)
- Faruk Nafiz Çamlıbel'i bilirsiniz. Gelmiş geçmiş şairlerin en büyüklerinden biridir Çamlıbel. Çok iyi, sevdiğim bir dostumdu o benim. Yaşı elbette benden ileriydi ama saygı dolu bir ahbaplık vardı aramızda. Bir gün muayenehaneme geldi. O zamanların çok meşhur ve yanına varmayı bırakın, randevu almak için bile ter dökülen bir genel cerrah hocamız vardı. Eşinin rahatsız olduğunu söyledi. O cerrah hocamıza göstermemiz için yardım talep etti. Hocayı iyi tanıyordum. Aradım, söyledim yanına çağırdı bizi. Hanımefendiyi muayene etti. Sonra beni yanına çağırdı ve teşhisini söyledi: "Alaeddin kardeşim, durum fena. Göğüsten başlamış tüm koltuk altını sarmış kanser. Mutlaka vücudun başka yerlerinde de metastaz yapmıştır. Bu hastayı hiçbir şekilde ameliyat etmek istemem. Hekim olarak yapacağımız ilaçlar verip ömrünün son demlerini mümkün olduğunca ağrısız geçirmesini sağlamaktan ibarettir." Ben yıkıldım duyunca. Nasıl söyleyeceğim ki bunu Faruk Nafiz Bey'e. Eşinin üzerine titreyen, ona delice sevdalı bir adam. Kırılgan, duygulu, şair bir adam. Nasıl derim, nasıl söylerim?

ACI TABLO

Hikâyenin tam burasında gözlerine yaşlar doluveriyor Alâeddin Yavaşça'nın. Koca bir çınar yapraklarını döküyormuş gibi, gözünden yaşlarını döküyor hocamız da. Ben o dev şairin koluna girip; "Gel biraz yürüyelim üstad' dedim. Bin dereden bin su getirir gibi anlatabildim acı tabloyu ona.

Ne dedi peki?
- Hiçbir şey söylemedi. Çıt bile çıkarmadı gitti.

Yıkıldı demek?
- Yıkıldı ama bir süre sonra hanımefendi vefat edince geldi esas yıkımı. Haftalar sonra yine geldi bana. Omuzları, avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı bir halde geldi. Cebinden katlanmış bir kâğıt çıkartıp açtı, uzattı. "Bunu yazdım. Bestelersen sevinirim" dedi ve yine çıktı gitti.

Çok merak ettim hangi şarkınız hocam?
- Hoca yine duruyor ve neden sonra mırıldanıyor o meşhur şarkının muhteşem sözlerini: "Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok / Bir yer ki sevenler, sevilenlerden eser yok / Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok / Bir yer ki sevenler ve sevilenlerden eser yok."

ÖLÜMSÜZ ŞARKILAR
Aslında konuşulacak ya da zaten orada konuştuğumuz çok konu var. Ama dedim ya. Ben bu defalık bu söyleşinin, şarkıların hikâyesini anlatan kısımlarını paylaşmak istiyorum sizinle. Gerisini daha çook anlatırım nasılsa.
BİZE ULAŞIN