Kültürümüzün 25 yılı ve SABAH

Son 25 yılda Türkiye'nin kültür sanat gündemine uluslararası ödüllerin damgasını vurduğunu söylemek yanlış olmaz. Cannes ve Berlin film festivallerindeki başarılarımız, Orhan Pamuk'un Nobel'i, Sertab Erener'in Eurovision birinciliği özlem duyduğumuz ödülleri ülkeye getirdi

ATİLLA DORSAY

Türkiye'nin kültür ve sanat hayatının son 25 yılda aldığı mesafeye yakından bakınca, gerçekten şaşırmamak mümkün değil. Her şeyin sürekli kötüye gittiğini düşünenler hep vardır ve var olacaktır. Ama birçok alandaki ilerleme aslında büyüktür, önemlidir. 1985 yılında, Türkiye henüz 12 Eylül'ün etkilerini üzerinden atabilmiş değildi. 1983 seçimlerinde, askeri darbeyi yapan ve aslında Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in kişiliğinde hâlâ iktidarda olan kesimleri şoke eden biçimde sandıktan çıkan Turgut Özal hükümeti baştaydı. Özal, Türkiye ekonomisini liberalleştirerek Batı ile bütünleştirmeyi asıl misyon olarak benimsemiş ve toplumun belli ölçüde demokratikleşmesi yolunda uğraş vermiş bir başbakandı. 12 Eylül sonrasının temel bir özelliği olan depolitizasyon, yani toplumu darbe öncesi içine düştüğü siyasal kargaşadan uzak tutmak için siyaseti bir ölçüde zorlaştırma işlevini başarıyla yerine getiriyordu. Özellikle bir hamlede kapatılan sayısız derneğin, emekçi ve gençlik kuruluşunun kapılarını inatla kapalı tutmak, insanları artık örgütçülük yerine bireyciliğe, idealizm yerine hazcılık ve tüketimin peşine düşürüyordu ve tam bir toplumsal dönüşüm yaşanıyordu. Belki 60-70'lerdeki abartılı ve sokağa dökülmüş biçimiyle siyasetin yerini sanatın, ideolojik eleştirinin yerini ise daha sanata dönük kriterlerin alması, bu tablonun kültür alanındaki olumlu yanlarından biri sayılabilirdi. Tüm 80'ler, bu dönüşümün tanığıdır. 90'larla birlikte 12 Eylül'ün etkileri giderek silinmekle birlikte, bu kez komünizmin çökmesiyle tam olarak 'ideolojilerin ölümü' ilan edilecek ve tüketim tutkusuyla haz düşkünlüğü giderek çoğalacaktır. Aynı biçimde, artık paranın ve maddiyatçılığın yeni toplumun rakipsiz değerleri olması olayı da hızlanacaktır.

EN BÜYÜK BAŞARI ÖYKÜSÜ SİNEMANIN
Bu genel bağlam içinde sinema, olup bitenden en çok ve direkt olarak etkilenen sanattır. 80'lerle birlikte gelişen kadın hareketleri ve feminist eylem, sinemada ünlü 'kadın filmleri' akımını yaratacaktır: Atıf Yılmaz ve Şerif Gören'in başını çektiği, Türkân Şoray, Hülya Koçyiğit gibi 'diva'lardan sonra Müjde Ar ve Hülya Avşar'ın da katılacağı kadın filmleri. Ve Atıf Yılmaz'dan Halit Refiğ'e, Ertem Eğilmez'den Fevzi Tuna'ya, Zeki Ökten'den Erden Kıral'a, Ömer Kavur'dan Ali Özgentürk'e, Yusuf Kurçenli'den Yavuz Turgul'a eski-orta kuşakların güzel filmleri... 90 başlarındaki büyük bunalım ise 93-94'ten itibaren Amerikalı, Berlin in Berlin, İstanbul Kanatlarımın Altında, Eşkıya gibi filmlerle atlatılacak ve yepyeni bir sinemanın gelişi gözlemlenecektir. Bu sinema da son 15 yıl içinde kendi ustalarını yaratacaktır: Derviş Zaim'den Yeşim Ustaoğlu'na, Nuri Bilge Ceylan'dan Zeki Demirkubuz'a, Çağan Irmak'tan Reha Erdem'e, Semih Kaplanoğlu'ndan Ümit Ünal'a... Yurtiçinde ayrıca büyük komedi ustalarının -Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar- lokomotif oluşturduğu son derece popüler bir güldürü sineması. 2010'a gelindiğinde, artık dünyada ödüller toplayan bir sinemadır. Tiyatro, görünürdeki duraganlığa karşın aslında canlıdır. Özellikle son birkaç yılda, başta İstanbul büyük kentlerimizde, geniş bir seyirciye seslenen Devlet ve Şehir tiyatrolarının yanı sıra, yepyeni gruplar ve yeni yazarlar ortaya çıkmaktadır. Artık garajdan çatıkatına her yerde oda tiyatrosu tarzında topluluklar vardır, ilginç oyunlar sergileyen... Ayrıca kimilerinin 'ölü sanatlar' diye baktığı klasik müzik, opera ve bale de kendilerine görece olarak küçük, ama sadık birer hayran kitlesi oluşturmuş, bunlar Anadolu'da da yaygınlaşmış ve hemen her temsilin dolduğu bir ilgi düzeyine ulaşmıştır.

BİZE ULAŞIN