Lüks artık daha yakın

Bir zamanlar Prenses Diana ve Caroline'in üstünde görüp imrendiğimiz kıyafetlerin, mücevherlerin, parfümlerin markaları, bugün dünyayla birlikte Türkiye'de de çok daha ulaşılabilir hale geldi

ZEYNEP SUBAŞI

Bundan tam 25 yıl öncesine döndüğümde ilk olarak kabarık saçlar, fosforlu renklerde, kocaman vatkalı giysiler, koca koca küpeler geçti gözümün önünden, doğal olarak. Sonra, benden beklendiği üzere, o yılların lüks yaşamını yansıtan görüntülerin peşine düştüm. Arşivde sık sık karşılaştığım simalar Prenses Diana, Prenses Caroline, Amerikan 'first lady'si Nancy Reagan ile zihnimdeki görüntüler birdenbire başka birer şekil aldı. Gerçi, resimlerdeki karakterleri değiştirsek, görüntülerin bütünde bugünden pek de farklı olmayacağını fark etmem uzun sürmedi. Kıyafetler benzerlik gösteriyor. Ayakkabı ve çantalar da... Markaları zaten aynı. Takı tasarımları deseniz, klasik. Bugünün mekân tasarımlarında bile 80'li yılların izleri var. Ancak zaman içinde lüksün tanımı değişti. Lüks, o günlerde hâlâ 'zor ulaşılan'ken, şimdi yanı başımıza kadar geldi. Örneğin, 1985 yılında lüksün tüm oyuncuları Türkiye'de nadiren, o da distribütörleri aracılığıyla bulunabilirken, bugün hemen hepsi birer mağaza açarak pazarda yerini alıyor. Yeri geliyor bu markaların pek çoğu, Harvey Nichols'ta yüzde 70-80 gibi indirimlerle müşterilerin beğenisine sunuluyor. Amerikalı gazeteci-yazar Dana Thomas, Deluxe: How Luxury Lost Its Luster (Lüks nasıl ihtişamını kaybetti, diyerek tercüme edebiliriz) isimli kitabında, lüks diye nitelendirilen metaların zamanla fiyatları artsa da kalitelerinin, yani özelliklerinin aynı oranda artmadığı savını güdüyor. 1990'lara kadar en azından söz konusu 'lüks'ün satıldığı mağaza sayılarının azlığı bir yana, lüks giyimin 'haute couture'den, çantaların tamamen el işinden, ayakkabıların yine özel yapımdan geçtiğini hatırlatıyor.

HAUTE COUTURE GİYİM
Bu sebeple yukarıda adı geçen ve yüksek sınıfa mensup daha birçok kadının üzerinde gördüğümüz Christian Dior, Armani, Chanel, Valentino giysiler tek bir tane, yani o kişiler için özel dikiliyor. Aksesuar yine modada gücünü gösteriyor. 1985'te de lüksün simgelerinden Hermes'in ipek eşarbı, Paris mağazasında 70 dolara satılıyor. Alışverişler özel butiklerin dışında New York'ta Saks Fifth Avenue'den, Londra'da ise Harrods mağazalarından yapılıyor. Milano'daki Giorgio Armani mağazası o günlerde pek konuşuluyor. Yalnız o zamanlarda henüz sahte yok. Tiffany, Cartier, Van Cleef&Arpels gibi markalardan ağır, taşlı, pırlantalı mücevherler takılıyor. Pırlanta üreticilerinden sadece De Beers'ın satışları 1985 yılında yüzde 40 artıyor. (NY Times verilerine göre) Saatte de aynı markaların sözü ediliyor. Cartier'nin 'Panthere' saati çok konuşuluyor. Altın henüz sadece sarı renkte; inci ise özel davetlerin sıradan aksesuarı olarak 1980'li yıllarda yerini koruyor. Thomas'ın kitabında kapsamlı anlatılıyor: 1985'te Bernard Arnault'nun Dior'u almasının ardından parfüm sektörü canlanıyor. Parfüm satışları o kadar artıyor ki markalar birbiri ardına bu alana yatırım yapıyor. Chanel No:5, Yves Saint Laurent Opium ve Diorisimo, yeni parfümlere rağmen yerlerini bir süre daha korumayı beceriyor. Erkekler, Church ayakkabısız sokağa adım atmıyor. Seyahatlerinde de Louis Vuitton çanta ve bavullar kullanıyorlar. Kürk giyiliyor. Her yerde, her şekilde, her renkte. Fikir vermesi açısından hatırlatayım, hayvan hakları dernekleri kendilerini 1980'li yılların sonuna doğru göstermeye başlamış olmalı. Prenses Diana'nın artık kürk giymeyeceğine dair yaptığı miladi açıklaması, 1989'a rast geliyor. Sonrasında da zaten, kürkün namı pek yürümüyor. 1985'te, 1976 yılına ait bir şişe Dom Perignon, 23 dolar değerinde. Baccarat kristal şarap bardakları olmazsa olmazlar arasında. Antika mobilya henüz yerini 60'ların 70'lerin tasarımlarına kaptırmamış. 18. yüzyıldan kalmış bir ceviz masayla büyük sükse yapılıyor. Mercedes ve BMW'ye, tercihen limuzinlerine biniliyor. Gazetelerin cemiyet sayfalarında gezindiğim süre içerisinde dikkatimi çeken bir başka nokta ise o yıllarda henüz Hindistan ya da Bora Bora'nın keşfedilmemiş olması. Şaka bir yana Türkiye'nin de, dünyanın da en gözde tatil yeri Avrupa olmuş. Amerika'ya seyahatler yeni yeni sıklaşmış. New York'ta Plaza-Athenee'de kalınıyor. II. Dünya Savaşı'nın 40., Johann Sebastian Bach'ın doğumunun 300. yılı derken 1985'in en popüler lüks tatil destinasyonu Paris, Londra, Zürih ve Venedik oluyor. O yıllar Türkiye de turizmde tercih edilmeye başlanıyor. OECD'nin (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) rakamlarına göre 1981'den 1986'ya turizm geliri yüzde 215 artıyor. Geçen yıl hayatını kaybeden, dünyaca ünlü müzik adamı Ahmet Ertegün'ün; Mick Jagger ve ünlü modacı Oscar de la Renta'yı, o zamanın bakir yöresi Bodrum'daki evinde ağırlaması da o yıllara rastlar.

EN LÜKS KAŞIKÇI
Lüks yaşamın ön saflarında ise 1985'te 50. yaşını kutlayan ve dönemin en zengin işadamı Adnan Kaşıkçı yer alıyor. Time dergisinde yayımlanan bir makaleyi ele alalım (19 Ocak 1987, kapak konusu): Kaşıkçı'nın, ilk eşi Süreyya'ya 40 karatlık yüzük taktığını öğreniyoruz. Ayrıca, 1982'de 31 milyon dolara alıp, üzerine 9 milyon dolar daha harcadığı DC-8'iyle yaptığı uçuşlarda, gümüş tepside sunulan kristal bardaklarda 1961 Chateau Margaux içtiği de yer alıyor makalede. Masörü ve berberini seyahatlerinde dahi yanından ayırmadığını da öğreniyoruz... Paris, Cannes, Beyrut'un da aralarında bulunduğu tam 12 ayrı şehirdeki evleri; 90 metrelik Nabila isimli yatı, helikopteri, 12 Mercedes limuzini, 100 kadar arabası ve Arap atlarıyla yaşamını sürdürmesi için günde 250 bin dolara ihtiyaç duyduğu da yazıda yer alıyor. Kaşıkçı'nın hayatı aslında dönemin lüks yaşamına da ayna tutuluyor. Gerçi bu lüks hayatın sonu pek parlak bitmiyor ama, başta da söylediğim gibi, oyuncular değişse de sahneler aslında sürekli aynı kalıyor.

BİZE ULAŞIN