ENGİN ARDIÇ ENGİN ARDIÇ

Güzel ve yanlış

Geçen gün yitirdiğimiz Demirtaş Ceyhun, çok iyi bir insandı.
Yüreği pırıl pırıl, yüzü her zaman güleç, yaşı yetmiş beşe de gelse "saf ve temiz bir Anadolu çocuğu"...
Beni pek severdi, ben de onu pek severdim. Ama bu dediğim, yetmişli yıllar... Son yıllarda görüşemedik, gene de sever miydi, bilemem!
Ben hem onu sevmeyi sürdürdüm, hem de ona kızdım.
Tıpkı son yıllarında hepimizi şaşırtan, kızdıran Attila İlhan gibi!
Ne tuhaf, eski siyah-beyaz tek kanal döneminde, televizyona çıkıp "bize Attila İlhan'ın tayfası derlerdi" demişti de, ellili yıların eski Baylan Pastanesi'nde kümelenmiş o tayfa çok kızmıştı kendisine...
Rahmetli Demirtaş ağabey o kadar saf ve temiz bir insandı ki, bir ara her solcu aydın gibi "kitapçı dükkânı açmaya" heves etmiş (bir de "barcılar" vardır), Harbiye'deki dükkân kısa sürede bütün yazar çizer takımının uğrak yeri olmuştu (o zamanlar "geyik" lafı henüz argoya girmemişti)... Fakat Demirtaş ağabey kalkıp da müşteriye bakmaya üşeniyordu... Belki "ticaretle iştigal etmeyi" kendine yediremiyor, belki de asıl amacı olan "arkadaşlarıyla ve bizim gibi gençlerle sohbete" ara vermeye kıyamıyordu... Kısa sürede battı.
Kitap sorana "yok" ya da "kalmadı" der savardı, çoğu zaman kalkıp kitabı raflardan arayıp müşteriye veren ya ben olurdum, ya da Ayhan Aktar... Şimdi koskoca bir sosyoloji profesörüdür. (Ben okumadım, gazeteci oldum!)
Bugünlerde, onun ne büyük bir yazar, ne yeri doldurulmaz bir sanatçı olduğunu anlatan birçok yazı okuyacaksınız. Bilen bilmeyen, anlayan anlamayan ahkâm kesecek.
Dünyanın en güzel insanlarından biri olan sevgili Demirtaş Ceyhun, ne yazık ki büyük ve önemli bir yazarımız değildi...
Belki bunu bilinçaltında hissetmenin verdiği gizli burukluk, belki Adana'dan taşıyıp getirdiği "delikanlılık", onu yanlışlara götürdü.
Tıpkı Attila İlhan gibi, gitti "ulusalcılara" yazıldı.
Yazmaması gereken karanlık yayın organlarında yazdı. Aynı safta olmaması gereken kişilerle birlikte göründü.
Sosyalizm bitince pusulayı şaşıran sosyalist aydınların, "burjuva demokrasisine" ve liberalizme meyleden kanadına değil, belki kendisi de farkına varmadan "bürokrat faşizmine" payandalık eden kanadına yaklaştı...
Kimbilir, belki de bu karanlık tezgâhları solculuk sanıyordu... Gençliğinde öyle öğrenmişti. Sonra da sorgulamamış, durup düşünmemişti.
Belki de bizler gibi hakarete ve iftiraya uğramaktan çekindi. "Mahalle baskısına" göğüs germek istemedi (pis bir mahalledir edebiyat dünyası)... Yok, hayır, neyin peşinde olduğunu çok iyi bilen domuzlardan değildi, yalnızca yanılgıydı onun sorunu. Belki bir tür körelme, bir tür "göz kararmasıydı"...
Bu çıkmaz, onu bir yandan Oğuz Atay'a bile burun kıvırmaya götürdü ("burjuva yazarı" diyordu), bir yandan da Orhan Pamuk aleyhine kampanya düzenleyip bildiriler yayınlamaya.
İyi etmedi. Bu tutum, Demirtaş gibi bir insana yakışmadı. Bir edebiyatçıyı değerlendirecek olan, başka bir edebiyatçı olamazdı. Politika başka şeydi, romancılık başka. Orhan Pamuk'u eleştirmek, gerekirse yerden yere vurmak bizim işimizdi, onun değil.
Her yazar, ölümünden sonra yirmi yıl kadar unutulur.
Sonra ya yeniden hatırlanır ve değerlendirilir, ya da hepten yokolur.
Ben göremem ya, dileğim 2030 yılında falan, Demirtaş Ceyhun'un eserlerinin yeniden değer kazanması ve beni "büyük ve önemli bir yazar değildi" lafımla yalancı çıkarmasıdır.
Nur içinde yat, sevgili karayağız ağabeyim... Güzel ve yanlış ağabeyim...
BİZE ULAŞIN