ENGİN ARDIÇ ENGİN ARDIÇ

Mustafa'nın asansörü

Hayatta boyamadığım boya bir o kalmıştı, bendeniz vallahi filmde bile oynadım efendim!
Tam sayfa reklam gelip de bizi kırk altıncı sayfaya atmadılarsa bugün, umarım okuyacaksınız...
Gerçi "Asansör" filminde aldığım rol, doksanlı yılların "televizyon figürlerine sinemada kendi kendilerini oynatma" modasından kaynaklanıyordu ama zarar yok (bu muhabbete Larry King başlamış, Jay Leno, Gülgün Feyman, daha başkaları ve bendeniz de arkadan gelmiştik galiba)... Filmin diskini gözüm gibi saklıyorum şimdi. Hoş bir anıdır.
Bu filmin "arak" olup olmadığı o günlerde çok tartışılmıştı, şimdi yeniden gündeme gelmiş...
Tuhaftır. Çünkü önemli, başarılı ve iz bırakmış bir film değil bu. (Düztaban değilim ama nasıl oldu bu iş, anlamadım...)
Mustafa Altıoklar'la Ortaköy'de deniz kenarında buluştuk, 1999 yılının yaz ayları...
Koltuğunun altında kalınca bir dosya, "sana bir rol teklifi" dedi... Rol sandım, kendimi oynayacakmışım, televizyon yorumcusu.
Hemen okuyacak halim olmadığından, senaryoyu kabaca anlattı.
İlk tepkim şu oldu: "Louis Malle'in 'Darağacına Asansör' filmine çok benziyor, hani şu Jeanne Moreau ile Maurice Ronet'nin oynadıkları..."
Sonra öğrendim, meğer bir Belçika filmi varmış, ona da benziyormuş.
Mustafa, eleştirileri göğüslemek, dedikoduları engellemek için senaryoda olmayan bir şey yaptı, Mustafa Uğurlu'nun hapis kaldığı asansörün yanına, yere bir televizyon monitörü koydu, film boyunca orada o yabancı filmi oynattı. Yani "Brecht estetiği" uyarınca bir çeşit "yabancılaştırma fekti" (Verfremdungseffekt) de sağladı. (Demek ki Belçika filminin varlığını sonradan öğrenmemiş.)
Ama "Asansör" tutmadı.
Her şeyden önce "casting" yanlıştı. Kendisine zarar verdiği bir avukat hanım tarafından asansöre kapatılan televizyon sunucusunu "şehirli fırlama" görüntüsüyle Cem Özer'in oynaması gerekirken, "lumpen suratıyla" Mustafa Uğurlu yanlış seçimdi. "Ağır Roman" filmine cuk oturan ve çok da başarılı olan Uğurlu, buraya hiç uymamıştı. "Esas kız" Arzu Yanardağ da (Mustafa'nın o sıralar sevgilisi), "bayan avukat" deyince akla gelecek en son kişiydi. Mükemmel bir aktör ve mükemmel bir manken böyle harcandılar. Üstelik tamamına yakını "sabit mekânda" geçen bir konuyu işlemek sinemada çok zor. "Büyük yönetmen" ister.
Mustafa Altıoklar senaryoyu yazarken "elini bol tutmuş", asıl konuya birçok yan kişi ve olay da eklemişti. Bunların bir kısmını çekimde, bir kısmını montajda çıkarıp atmak zorunda kaldı.
Bazı oyuncular hepten yokoldular. (Bendeniz on dakika oynayacaktım, iki dakikaya düştüm, Mustafa'yı eleştirdiğim zaman kendisine bunun için bozulduğumu sanmış, oysa ilgisi yok... Bir filmin ilk ve tek ve son efendisi o filmin yönetmenidir, isterse başkişiyi bile montajda atar, kimse karışmamalı... Yapımcısı bile...)
Ama "Asansör" filmine çalıntı demek gerekir mi?
"Esinlenme" nerede biter, "intihal" nerede başlar, nazik bir meseledir bu...
Bu film, Henri-Frederic Blanc'ın "Yırtıcıların Alacakaranlıkta Savaşı" adlı romanından esinlenmiş. Ama "asansörde hapis kalma" motifi Blanc'ın buluşu değil, elli yıl önce, Malle'in ünlü filmine temel teşkil eden romanın yazarı Noel Calef düşünmüştü bunu... Fakat orada bir katil cinayet işlediği binanın asansöründe "kaderinin oyunu" olarak kısılıp kalıyor, burada bir "mağdure", tıpkı Alman basın kralı ve Aydın Doğan'ın ortağı Axel Springer'in adamları tarafından onuru lekelenen Katharina Blum misali, intikam alıyor, medya mensubunu asansöre kendisi özellikle kıstırıyor...
Sinema eleştirmenlerine tavsiyem: En iyisi, Altıoklar'ın bu en kötü filmi için, Amerikan yapımcılarının buldukları ve jeneriğe eklettikleri formülü kullanıp "freely inspired, largely inspired" falan deyip geçmek! Genişçe esinlenmiş... Serbestçe etkilenmiş... Senaristin ve yönetmenin onurunu kırmamanın en kestirme yolu.
"Oyuncu yönetmeyi bilmiyor" dediğim için bana küsen Mustafa'nın sohbetini de on yıldır pek özledim. Ama bir şey öğrendim: Arkadaşla iş yapılmaz! Ya işinden olursun, ya arkadaşından.
BİZE ULAŞIN