MEHMET BARLAS MEHMET BARLAS

Önemli insanlarla yaşamak kolay değildir...

Geçenlerde bir e-mail aldım.
Gönderen kişi bir dergi için benimle röportaj yapmak istediğini yazmıştı.
Bu kişi iki gün sonra telefonla da aradı beni.
Kendisine röportajı yapması için, bir hafta sonra belirli bir gün ve saate gazeteye gelmesini söyledim.
- Hürriyet binasına mı geleceğim, diye sordu...
Biraz öfkelenmiştim.
- Siz benimle röportaj yapmak istiyorsunuz ama hangi gazetede yazdığımı bilmiyorsunuz. Üstelik beni Sabah gazetesine telefon ederek buldunuz...
Telefondaki ses şaşkındı:
- Özür dilerim ama röportaj için hangi gazeteye geleceğimi söylemediniz, dedi.
Aslında bu tür durumlara alışkınım.
İnsanların ve özellikle gazete yazarlarının kendilerini abartarak önemsemelerinin ne kadar gülünç olduğunu defalarca yaşayarak gördüm.
Tek kanallı TRT'de Haber Dairesi'ni yönettikten ve sayısız haber-tartışma programı yaptıktan sonra tekrar yazılı basına dönmüş ve o dönemin en yüksek tirajlı gazetesi Günaydın'da köşe yazmaya başlamıştım.
Bir akşam bir kuruluşun akşam yemeği davetindeydim. Yanımdaki sandalyede TRT'nin üst düzey görevlilerinden biri oturmaktaydı.

Meğer bir hayranımmış

Sofra komşum beni överek söze başladı,
- Programlarınızın hiçbirini kaçırmam. Yazılarınızı da hayranlıkla okurum, dedi
Sonra sordu:
- Şimdi hangi gazetede yazıyorsunuz?
Kendilerini aşırı önemseyen, basında ekol olduklarını, yeni bir yol açtıklarını söyleyen ve hatta bunları yazan gazetecilerin sayısı pek az değil.
1960'lı yıllarda ben Cumhuriyet'te, Ali Sirmen de Akşam'da dış politika yorumları yapıyorduk.
O dönemde Amerika'nın başı Vietnam'da beladaydı ve bu bela yüzünden dönemin ABD Başkanı Johnson ikinci dönem için aday olmayacağını açıklamıştı.
Akşamüstü Ali Sirmen'le Çiçek Pasajı'nda, "Entellektüel Cavit"in meyhanesinde buluştuk.
Dünya politikasındaki gelişmeleri biralarımızı yudumlayarak gözden geçirdikten sonra, ortak düşüncemizi şöyle seslendirdik:
- Başkan Johnson bizi dinleseydi böyle başarısız olmazdı!

Aşağılık kompleksi mi?

Mezarlıkların vazgeçilmez insanlarla dolu olduğunu, yaşayanlar pek düşünmez.
"Ben" diye başlayan konuşmalar ve yazılarla, ne kadar vazgeçilmez olduklarını anlatıp dururlar insanlar.
Orhan Eyüboğlu'nun İstanbul'un Trafik Müdürü olduğu günlerden birindeydik.
Bir dolmuşla Nişantaşı'ndan Taksim'e gidiyordum.
Dolmuşun şoförü 75 kuruşluk ücreti ödemek için bozuk para yerine 100 liralık banknot veren bir yolcuya sert biçimde çıkıştı. Bunun üzerine yolcu "Şoför efendi dikkatli konuş, ben Orhan Eyüboğlu'nun yeğeniyim" dedi.
Bu sözleri duyan şoför aracı sağa çekip durdurdu, o yolcuya döndü ve "Orhan Eyüboğlu'nu siz mi yediniz" diye sordu.
O yolcu da hepimizle birlikte gülmeye başladı bu soru üzerine.
Dolmuşta Orhan Eyüboğlu olsaydı herhalde o da gülerdi.
Sürekli "Ben çok önemli bir insanım" veya "Ben bu meslekte çığır açtım" diyenlere ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini hiç unutmamalıyız.
Hani adamın biri psikologa gitmiş ve "Bende aşağılık kompleksi var mı" diye sormuş.
Psikolog adamı bir saat sorguladıktan sonra teşhisini şöyle açıklamış:
- Sizde aşağılık kompleksi yok. Siz doğrudan aşağılıksınız!
BİZE ULAŞIN