MEHMET BARLAS MEHMET BARLAS

"Siyaset hukuku" ve hukuk siyaseti üzerinde çeşitlemeler

Türk siyasetinin çıtasını yükselten isimlerden biri olan Ahmet İyimaya'nın "Siyaset Hukuku Sorunları" kitabında tüm siyasetçilerin ve yargı mensuplarının belleklerine kazımaları gereken vurgular var.
Birkaç örnek vereyim:
- Her gücün ve her bireyin hukukla sorunu olabilir. Ancak yargının hukukla sorunu olamaz, olmamalıdır.
Yargısı hukukla sorunlu olan ülkenin hukuku da yoktur.
- Hukukun hakemliğinden beslenmeyen demokrasi ve devlet, hiçbir zaman gerçek işlevine kavuşamaz. Yokluğu sistemleri çökerten ve kötü yönetimi kader haline getiren bu yapı kusurunu giderecek kurucu güç, siyaset kurumudur.
- Vurgulayalım ki "hukuk iktidarı refleksi" ile "bürokratik/ askeri iktidar refleksi" nin farkında olunması, yapıları, görünümleri, zaafları ve işleyişleri, meraklı sosyologlar için verimli ve bakir bir inceleme malzemesi olarak ortadadır.
"Hukuk", "Adalet", "Yargı" gibi kavramlara dönük kargaşa olduğunda "İşin doğrusu nedir" sorusuna cevap aradığımız zaman başvurmayı düşündüğümüz ilk isim olan Sami Selçuk da, günlerce gündemimizi işgal eden "Belge"ye ilişkin gelişmeleri Star'daki yazısında irdelerken şu noktaları yeniden hatırlatmıştı hepimize:

Tıpkıbasım belge olur mu?

Çoğumuzun 'belge' dediği bir tıpkıbasım (fotokopi), aslına ulaşılmadan Türkiye'nin gündemini belirledi. Ve Türkiye boşuna enerji tüketti... Bu tıpkıbasımın içeriği elbette önemliydi. Bu da tamam.
Ama o içerik; ya aslına ulaşıldıktan ya da eğer ulaşılamıyorsa başka kanıtlarla doğrulandıktan sonra ciddiye alınmalıydı.
İşin en tuhaf yanı da herkesin yargıçların yerine geçerek hüküm kurması, kendi varsayımının doğruluğunda direnmesiydi. Oysa ceza yargılamasında bir suç işlendiğine ilişkin ipucuna rastlandığında tek olasılıktan yola çıkılmaz... Derken tıpkıbasım askeri savcı tarafından incelendi, yetkili başsavcılığa yollandı. Çoğu insanımız bu tıpkıbasımla neyin amaçlandığının saptanmasını istedi. Hatta yeni savcılara bunu buyuranlar bile oldu.
Hukuk, kural olarak insanların iç dünyalarıyla uğraşmazdı; amaçların ardına düşmezdi. Keyif için birini soyan da, işi gücü varken çocuklarını beslemek için ekmek peynir çalan da, zenginlerden aşırıp yoksullara para dağıtan da hırsızlık suçunu işlemiş olurdu. Niyet iyi, amaç kutsal bile olsa kastı kaldıramazdı.
Hukukun üstünlüğünü benimsemiş bir düzende yargı bağımsızdı, bırakınız buyruk vermeyi kimse yargıya, yargıçlara 'tavsiye ve telkin'de bile bulunamazdı (Anayasa, m. 138). Şunlar da dendi: 'Olaydan yarım saat sonra soruşturma açılması için askeri savcıya buyruk verildi. Zaten buyruk verilmeseydi de askeri savcı ivedi durumlarda kendiliğinden soruşturma açar'dı. Biliyorum, söylenenlerin hepsi iyi niyetliydi. Dahası ben, bu sözlerden sadece ikincisinin doğru olduğuna inanmaktayım. Ama keşke bu sözler hiç söylenmeseydi.

Sorumluluk üzerimizde

Gerek Ahmet İyimaya'nın kitabını, gerekse Sami Selçuk'un son makalesini okuduktan sonra demokrasinin bireylere yüklediği sorumlulukların ağırlığını yeniden hissettim.
Hep söylenir ya...
Despotik rejimlerde bir adamın yani diktatörün akıllı ve bilinçli olması, demokrasilerde ise tüm vatandaşların akıllı ve bilinçli olmaları gerekir.
Bir ülkede yargı mensupları da hukukun temel ilkelerini rafa kaldırabilirler.
Siyasetçiler olaylar karşısında "hukuk iktidarı refleksi"ni göstermeyebilirler.
Bizim sivil toplumun bireyleri olarak yargıçlardan da siyasetçilerden de daha bilinçli ve sorumlu davranmamız halinde, sistem tekrar rayına oturur.
Bunun için de her konuyu "Kim kime gol attı" veya "Bu durumdan nasıl bir kavga çıkartabiliriz" yaklaşımıyla ele almamalıyız.
Yazıyı Ahmet İyimaya'nın bir cümlesi ile noktalıyorum:
- Hukuku siyasete lojistik destek olarak özgüleyen girişimler, konsolide olmuş demokrasilerde, olası toplumsal refleks karşısında zihni kayıt olmaktan öteye gidemezler.
BİZE ULAŞIN