MEHMET BARLAS MEHMET BARLAS

Sorunu çözmek yerine çevresinde dolaşıyoruz

Türkiye'nin bir "Aydınlanma Çağı"na ihtiyacı olduğu söylenemez.
Dünyanın içinde bulunduğu "Bilişim Çağı" zaten zaman ve mekân ötesi aşamaları günlük hayata yansıtıyor.
Ancak Türkiye'nin bir şeye ihtiyacı olduğu da kesindir.
Çok önemli sorunlarımız çözümsüz olarak ve "Kriz konuları" halinde kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
Bu sorunların neler olduğunu hepimiz biliyoruz.
Fakat bunları tartışırken asıl nedenleri ele almak ve gerçekleri düşündüğümüz gibi aktarmak yerine, bazen karşıt görüşleri öfkelendirmemek için çocukça ifadelerle, bazen de "Devlet"in ve "Rejim"in yasaklarını aşmak için aldatmaca söylemlerle, bu sorunların özüne girmek yerine çevrelerinde dolaşıyoruz.
Bir örnek vereyim.
Soğuk Savaş sona erdikten sonra gelişmiş ülkeler ordularındaki asker sayılarını indirdiler. Çünkü konvansiyonel savaşlar yerine asimetrik tehditlere hazırlıklı askeri yapılanmanın zamanı gelmişti.
Mesela dünyanın en güçlü askeri yapılarından birine sahip olan İngiltere'nin ordusunun personel sayısı 100 binin altında...
Buna karşı Türkiye'de bu tür konular yurt ve dünya gerçeklerine paralel biçimde tartışılmıyor.
Bir "Bedelli Askerlik" söz konusu olduğunda ya Milli Savunma Bakanı ya da Genelkurmay Başkanı hemen şu içerikli açıklamalar yapıyorlar:
- Asker ihtiyacımız tam olarak karşılanamıyor. Güneydoğu'daki bölücü teröre karşı mücadele devam ederken bedelli askerliğin tartışılması mümkün değildir!
Oysa aynı mücadele devam ederken 1999 depremi sonrasında Bedelli Askerlik uygulaması yapılmıştı. Sağlanan gelir de depremin yaralarını sarmak için kullanılmıştı.

Subaylar işsiz kalır mı?

Bu arada yurtdışında yaşayan ve çalışanlar için uygulanan bedelli ve kısa dönem askerlik devam etmekte.
Bunun gerekçesi yurtdışında iş sahibi olanların, uzun dönem askerlik nedeniyle bu işlerini kaybetmemeleri değil mi?
Aynı durum yurtiçinde çalışanların işlerini kaybetmeleri açısından nedense hiç değerlendirilmiyor. Bu arada zaten güvenlik güçlerinin elemanları olan polisler de askerlik için silah altına alınıyorlar.
Birkaç yıl önce bir Milli Savunma Bakanı'na (Şimdiki bakan değil) bütün bu durumları aktarıp, sormuştum:
- Sayın Bakan mesela Ege Ordusu'na ne gerek var artık. Yunanistan'la savaş ihtimali yok. Ayrıca gerekirse Yunanistan'la NATO antlaşması dışında bir Saldırmazlık Paktı da yapılması mümkün. Neticede onların nüfusu 10 milyon, biz ise 70 milyona dayandık. Zaten Ege'de bir savaş olacaksa, bu denizde geçecektir. Kara askeri sayısı yerine deniz gücü daha önemli değil midir? Yani neden Türk Silahlı Kuvvetleri'nin asker sayısı azaltılmıyor?
O eski savunma bakanı çok kısa bir cevapla bütün sorularımı bir nevi ağzıma tıkmıştı:
- Sayın Barlas, asker sayısını azaltırsak subaylarımızın istihdam alanı daralmaz mı?

Cum-generallerimiz

Bu örnek gerçek nedenlere eğilmek yerine bu gerçek nedenlerin çevresinde dolaşarak ele aldığımız konulardan birini yansıtıyor.
Aynı şekilde biz gazete yazarları askerin siyasete müdahale etmesine dönük uyarı yazıları yazarken Balkan Savaşı'ndan, ordunun siyasete girmesi durumunda Silahlı Kuvvetler'in nasıl yıpranacağından, 27 Mayıs'ta Genelkurmay Başkanı Org. Erdelhun'un da tutuklanıp rütbesinin erliğe indirilmesinden falan söz ediyoruz.
TSK personelini "aydınlatıyoruz" kendimizce...
Oysa bütün bunları ve daha ötesini, subaylar biz sivillerden daha derinine ve daha etraflı biçimde bilmekte.
Ama bir sosyo-politik gerçek var ki bu telaffuz edilmiyor.
Gerek Cumhuriyet'in ilk döneminde, gerekse 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonunda, "Devlet"in zirvesinin yani Cumhurbaşkanlığı'nın askerlere ait olduğuna dönük inanç, askeri müdahalelerin sona ermesi halinde buharlaşacaktır.
Halk arasında dolaşan "Orgeneral rütbesinden sonra Cumgeneral rütbesi gelir" içerikli söylemi duymayanımız var mıdır acaba?
Bu süreci ilk kıran Bayar askeri darbeyle devrilmiştir.
Gürsel, Sunay, Korutürk, Evren gibi "Cumgeneraller"den sonra Çankaya'ya çıkan Özal'ı "Cumhuriyet Muhafızları" içlerine sindirememişleridir.

Sivil cumgeneral
Özal'ın açtığı yola onun erken ölümü üzerine giren Demirel ise 28 Şubat postmodern darbesinde bir Cumgeneral gibi davranmamış mıdır? Veya daha sonraki Ahmet Necdet Sezer'in temel güdüsü seçilmiş iktidarlara karşı atanmışların ağırlığını koymak olmamış mıdır?
Sezer sade Tayyip Erdoğan'a değil, Bülent Ecevit'e de destek vermemiştir.
Sezer'in Ecevit'e Anayasa kitapçığı fırlatması üzerine Ecevit'in yardımcısı Hüsamettin Özkan'ın "Nankör kedi" diye bağırmasını, İbrahim Tatlıses'in aynı isimli şarkısını her dinlediğinizde hatırlamaz mısınız?
Bugünkü Cumhurbaşkanı Gül'e karşı Cumhuriyet Muhafızları ne tür sevgi dolu duygularla yaklaşıyor dersiniz?
Konuların etrafında dolaşıp öze girmemeye o kadar çok örnek var ki...
BİZE ULAŞIN