MEHMET BARLAS MEHMET BARLAS

Medyadaki "Tasfiye açılımı"na SSK Reha Muhtar'la mı katıldı?

Bizim mesleğin bazı mensuplarına şu anda ne "Kürt Açılımı", ne "Ekonomik krizden çıkış", ne de benzer konular ilgi çekici geliyor.
"Medyada kimler tasfiye olacak" sorunsalı ile başlayıp "Medyada kimler kimleri tasfiye etmek istiyor" sorusuna dayanan gelişme, meslek gündeminin ilk maddesini oluşturuyor.
Meğer bu konuya sosyal güvenlik kurumları aktif olarak girmişler ve Reha Muhtar'ı ölmüş göstererek medyadan tasfiye etmenin ilk denemesini yapmışlar.
Bana göre hayat dolu ama SSK'ya göre bir zombi olan Reha Muhtar, bu olayı dün Vatan'daki köşesinde anlatıyordu.
SSK emeklisi olan Reha Muhtar, birikmiş emekli aylıklarını (8 bin lira) almak için Ziraat Bankası şubesine gitmiş. Ama ona paranın SSK'ya geri gönderildiği söylenmiş.
"Neden" sorusuna cevap olarak de şunlar anlatılmış:
- Sizin 8000 bin lira 6 aydır dokunulmadığı için, ölebileceğiniz değerlendirmesiyle otomatik olarak SSK'ya geri gönderildi... Yeniden yazı yazıp, ölmediğinizi ispat etmeniz gerekiyor... Komisyon toplanıp ölmediğinize kanaat getirirse paranız çıkabilir... Bu süre 3 ayı ya da daha fazlasını bulabilir...

O bir zombi mi?

Sevgili yaşayan ölü veya "Zombi" arkadaşım Reha Muhtar, Banka'nın genel müdürünü de devreye sokup yaşadığını kanıtlamaya çalışmış... Ama o da Muhtar'a "Komisyonun toplanıp senin yaşadığını onaylaması gerekiyor" demiş üç ay geçtikten sonra.
Bu Nasrettin Hoca fıkrasını bu sütunda daha önce de anlatmıştım.
Ama tam yeri geldiği için tekrar etmek durumundayım.
Tabutun yanında Hoca olduğu halde cenaze cemaati mezara doğru ilerlerken, tabutun kapağı aralanmış ve öldüğü varsayılan kişi başını kaldırıp, Hoca'ya yalvarmaya başlamış:
- Baygınlık geçirmiştim. Öldüğümü zannedip, duamı ettiler, namazımı kıldılar, şimdi de diri diri gömecekler.
Hasrettin Hoca şöyle bir bakmış cenaze cemaatindeki kalabalığa...
Sonra tabuttaki adama dönmüş,
- Bu kadar kalabalık cemaate ben laf anlatamam. Sana Allah rahmet eylesin, demiş.

Acı var mı acı?

Sevgili Reha Muhtar şu anda televizyonda haber sunsaydı ve karşısına da kendisi getirilseydi herhalde "Yaşamak nasıl bir duygu? Öbür dünyada acı var mı acı" benzeri sorular sorardı.
Veya derdi ki kendisine:
- Michael Jackson öldüğünde onun ömrünün yarısını beyaz yarısını siyah geçirdiği için Beşiktaşlı olabileceği üzerinde çeşitlemeler yapmıştın. Bu arada Michael Jackson'un "Thriller" ini izledikten sonra, kendine de ömrünün yarısını yaşayarak yarısını da ölü olarak geçiren zombiliği mi uygun gördün?
İftar sofralarında açlık bastırıldıktan sonra çaylar yudumlanırken, sohbet başlar ya...
Bence Reha Muhtar'ın zombiliği de bu sohbetler için eşsiz bir konu olabilir.
Hani adam arkadaşına "Ölmüş baban nasıl" diye sormuş. Arkadaşı sinirlenip "Ölmüş adam nasıl olabilir ki" diye tepki gösterince gülmüş o soruyu soran,
- Ver bir sigara... Maksat sohbet etmek değil mi, demiş.
Bütün bu durumlardan alınacak ders ortada.
Demek Reha Muhtar'ın sigarayı bırakması SSK katında onun hayatını uzatmadı.

Hayırlı Ramazanlar

Bir Amerikan fıkrası vardır.
Bir adam hayvanların satıldığı mağazadaki "Satılık konuşan köpek" levhasının asıldığı kafesteki bir köpeğe takılır.
Kafesteki köpeğe "Gerçekten konuşuyor musun" diye sorar.
Köpek anlatmaya başlar:
- Tabii konuşuyorum. Konuşabildiğim için beni CIA'ya aldılar. Çeşitli operasyonlara katılıp, madalyalar aldım. Bir operasyonda yaralanınca emekli edildim. Karım ve iki çocuğuma bakmak için kendimi satılığa çıkardım.
Adam hemen mağazanın sahibine gider, sorar:
- Konuşan köpeği satın alacağım. Fiyatı ne?
Mağazanın sahibi köpeğin fiyatının 10 dolar olduğunu söyleyince adam şaşırır,
- Konuşan bir köpek için çok düşük bir fiyat değil mi bu, der.
Mağaza sahibi "Konuşsa bile iki para etmez bir yalancıdır o köpek" diye cevap verir adama...

Kapalı açık gözler...

Fıkralar irdelenmez ama "Köpeğin konuşması mı yoksa yalan söylemesi mi daha ilgi çekicidir" konusu herhalde irdelenmelidir.
Dün Fikri Akyüz de insanlar arasındaki buna benzer bir duruma şöyle işaret etmişti Takvim'deki köşesinde:
- Sosyolojik, kültürel, dini ve siyasi olayları yorumlarken gözlerini ve kulaklarını kapatmakta hiçbir beis görmeyen bu "gözü açıklar" iş çeneye geldiği zaman mümkün olduğu kadar dillerini uzatmaktan kendilerini alıkoyamıyor.
Ne dersiniz?
İşine gelmeyen konularda "Kapalı gözlülük" de bir tür "Açık gözlülük" değil midir?
Bu güneşli cumartesi gününde hepinize neşeli iftar sohbetleri diliyorum.
BİZE ULAŞIN