Toplumsal veya kurumsal tansiyon artınca faturayı medyaya kesmek adettendir. Ama acaba Başbakan ve Genelkurmay Başkanı son çıkışlarında haklı mı? Söylenenleri nasıl okumalıyız?

Geçen hafta hedefe yine medya yerleşti. Başbakan ve Genelkurmay Başkanı medyaya sert eleştiriler yönelttiler, ama çok farklı açılardan. Uzunca bir süredir basında yer alan bazı haberleri ve eleştirileri "kuruma karşı asimetrik saldırı" diye niteleyen, hatta bu konuda Başbakan'ı bile "brief" eden Genel kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Trabzon'da yaptığı basın toplantısında, "Son zamanlarda gerçekdışı olaylara, yalanlara dayalı, önyargılı olarak bazı çevre ve kişiler tarafından TSK'ya karşı asimetrik psikolojik harekat yürütülmektedir. Ne acıdır ki özellikle medyanın Türkiye'de bir kısmının varoluşlarının temel nedeni gerçeklere ve doğrulara dayanmayan, önyargılı eleştiriler yaparak TSK aleyhine kampanya yürütmektir. Bunlar aynı zamanda kendilerini demokrasinin savunucusu olarak da göstermektedir. Demokrasiyi savunmak için tek çıkar yol onlar için TSK'nın karşısında olmaktır. TSK, hukuk devletinden yana olduğunu her fırsatta dile getirmektedir. Bu süreçten rahatsızız" dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, terörle ilgili haberciliği eleştirirken, "Bu kirli tezgahın içinde bilerek veya bilmeyerek bazı medya kuruluşları da var. Ülkede kaos varmış gibi her gün bazı olayları evire çevire tekrar yaymak suretiyle... Türkiye'nin her yerini adeta bir kan gölü almış götürüyor gibi gösteriyorlar...
Bunları döne döne yaymanın, anlatmanın anlamı yok. Teröre hizmet ediyorsunuz, bu kadar açık konuşuyorum... Çünkü terör propagandadan hoşlanır... Bunun basın özgürlüğü ile alakası yok. Basın özgürlüğü demek 'ülkesinin geleceğini karartmaya yardımcı olmak' demek değildir. Altını çiziyorum; medya lütfen bu kirli tezgahın değirmenine su taşımasın" diyordu.
Bölünmüş medyamızda her iki mesaj da farklı değerlendirildi.
Başbuğ'unki genel olarak olumlu, "tarafgir" bir havada verilirken, Erdoğan'ınki "faturayı yine basına kesti" gibi yorumlarla yansıtıldı.
Oysa iki eleştiri çok farklı noktalardan yola çıkıyor, farklı hedefler güdüyordu.
Bu mesajların gazetecilik için anlamını yerli yerine oturtmakta yarar var.
Biri "basının rolü" ile ilgili.
Diğeri ise özdenetim ve mesleki sorumlulukla bağlantılı.

***

Başbuğ aslında (bir kez daha) şu mesajı veriyordu: "Merak etmeyin, biz gereği neyse onu sessizce yapıyoruz. Bizi sorgulamayın. Kol kırılır yen içinde kalır. Eleştirilerinizi psikolojik harekat olarak görüyoruz. Bizden hiç hesap sormayın. Netice alamazsınız. Kurum olarak da daha fazla saydam olmak niyetinde değiliz."
Belli ki, Türkiye'nin en kapalı kurumu olan TSK, basında artan eleştiri ve haberleri "karşı saldırı" olarak al(gılat)ma konusunda ısrarlı. Bu, TSK'yı gazeteciler ile inatlaşmada sert bir köşeye konuşlandırıyor.
Sürdürülen bu tavır da basının demokratik işlevini, özgürlüğünü ve anayasal hareket alanını "kabul etmeme" anlamına geliyor.
Oysa herhangi bir demokraside basın -eğer özgür ise- her kurumu yasadışılık, yolsuzluk, haksızlık vs alanlarında kamu yararı adına sorgular, mercek altına alır ve haber yapar. Haberi yaparken, adil olmak için, o kurumun şeffaf, sorulara her zaman cevap verebilir olmasını da bekler.
Haberlerin çok yönlü, "öteki tarafın görüşünü" de içeren nitelikte olması, halkın doğru ve eksiksiz haber alma hakkına hizmet eder.
Ama "kapalı kutu" kalınarak, verilen haberleri habire "mesnetsiz", "maksatlı"; yorumları "önyargılı" diye nitelemek, demokratik mantığa aykırı düşer.
Demokrasilerde hiçbir kurum, basına, "bizi kapsama alanından çıkarın" diyemez.
Böyle bir ayrıcalık yoktur.
Bugünün Türkiye'sinde sansür de basına hiç yakışmaz.
Başbuğ'un mesleğine saygılı gazetecilerde bıraktığı iz böyledir.

***

Başbuğ'dan farklı olarak Başbakan, basının rolünü temelden sorgulamamakta, ancak "sorumlu habercilik ve yayıncılık" meselesine işaret etmekte.
"Asimetrik", "harekât" veya "saldırı" gibi kavramlara uzak duran Erdoğan, terörle bağlantılı haberlerde yıllar boyu tartışıp durduğumuz "sorumluluk, ama habercilik" denklemine hatırlatma yapmakta.
Kendi çıkarından başka bir şeyi gözü görmeyen medya sahiplerinin 90'larda tepeden tırnağa yozlaştırdığı medyamızda terör haberleri, diliyle, başlığıyla, fotoğrafıyla, görüntüsü ve altyazısıyla ideal bir duygu sömürüsü ve kışkırtma alanıdır.
Öyle anlaşılıyor ki, Başbakan daha ziyade TV'leri kastediyor. Gazete veya TV, fark etmez. Son dönemde haberciliği çığrından çıkaran iki temel terör/şiddet malzemesi var: Taşlı sopalı, silahlı sokak arbedeleri ve şehit cenazeleri.
Her ikisi de insanlara "haber"den ziyade duygu pompalamak için bilhassa kullanılıyor, hiç şüphe yok. Başka medeni ülkelerde halka panik veya öfke saçmadan sadece bilgi aktaran, titizlikle görüntü seçen haberciliği burada göremezsiniz. Mesela ABD veya İngiltere'de, Irak veya Afganistan'da ölen askerlerin cenazeleri, son derece saygılı ve tasarruflu verilir. Bunu her şeyden önce ölenin anısına, ailesinin acısına saygı gerekli kılar.
Burada ise her cenaze "kıyamet ve ölüm ritüeli"dir.
İzleyiciye sunulan, bir ilkelliktir.
Buna nasıl dur denilecek? Mesleki açıdan yozlaşmış, iyice kamplaşmış medyamızda bir özdenetim mekanizması nasıl işletilecek?
Soru budur.
Bugün hemen her büyük TV kanalında, RTÜK'ün telkiniyle atanmış birer "izleyici temsilcisi" (ombudsman) var.
Peki bu kişiler ne iş yapar? Kimse bilmiyor.
Acaba hiçbiri "bu tür haberciliği bir yana bıraksak" demiş midir? Sanmam.
İzleyicilerden gelen yakınmalara kulak vermiş, iletmiş midirler? Bilemem.
Yaygın bir görüşe göre bu sistem "göstermelik" tir. Umarım ki öyle değildir.
Bu böyle gider mi? Gidebilir, ama her zaman şu olmuştur: Kendi kendisini denetleyemeyen, sorumsuz haberciliği kestirme yol sayan, etkin özdenetim mekanizmaları kuramayan, ortak etik ilkelerde buluşamayan bir medya, kendisini yasalarla kısıtlanmış, özgürlüğü ve bağımsızlığı budanmış olarak buluverir. Eli kolu bağlanır. Yaptırımlar devreye girer, veya artar. Risk budur.
Başbuğ'un "çıkışı" bize kurumların şeffaflık yükümlülüğünü, Erdoğan'ınki ise medyanın etik açıdan sorumluluğunu hatırlatıyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN