OKUR TEMSİLCİSİ - YAVUZ BAYDAR

İdamın telaffuz zorluğu

Toplumsal acılar yayılırken, terörü haber yaparken, sonuçları üzerinde düşünürken en önemli nokta, mesleğin sorumluluklarını da yeniden düşünmek

Kan, şiddet, yıkım ve terörün en trajik yönü, hiç kuşkusuz, peşpeşe gelen, zaman zaman kitlesel, bitmek bilmeyen ölümler. Her cenaze mateme bulanmış bir aile, acıya garkolmuş sevenler, öfke ve intikam hissi demek. Bunu ülke ziyadesiyle yaşamakta.
Bu ortamda, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan, sivil toplum olmak üzere herkesin gözü medyanın üzerinde, uyarılar medyaya yönelik. Toplumsal gerginlikle medya sorumluluğu bir bütün.
SABAH'ın 13 Kasım tarihli manşeti de böyle bir ortamda beklenti ve kaygıların içine eklendi.
Bol resimle baş sayfadan aktarılan haber, Siirt'in Pervari ilçesinin yakınlarında düşen askeri helikopterde yaşamlarını yitiren askerlerin cenaze törenlerini aktarmaktaydı. Haberin ana unsuru, şehit pilot üsteğmen Yakup Çınar'ın Ankara'daki cenaze töreninde yaşanan sahnelerdi.
Gazete, şehit annesinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e 'dur deyin, idam cezasını getirin, bu işi bitirin' feryadını, manşete çekmişti: 'İdamı Getirin, Bu İşi Bitirin'.
Bu tercih, bazı okurların uyarı nitelikli eleştirilerini de beraberinde getirdi. Okur Temsilcisi'ni arayan dört okur 'duygularla oynamak çok yanlıştır' şeklinde özetlenebilecek tepkiler gösterdi. Bazıları da e-posta ile tavırlarını sergiledi.
Bunlardan üçünü, bazılarını kısaltarak aktarıyorum. İlki şöyle:
'Bugün gazeteye baktığımda rahmetli Adnan Menderes'in fotoğrafının altında 'İdamı getirin, bu işi bitirin!' manşetini görünce büyük şaşkınlık yaşadım. Hepimiz çok zor günlerden geçmekteyiz, bir şehit ailesinin acısını da anlamaktayım. Lakin idam cezasının geri getirilmesinin tartışıldığı bu günlerde böyle bir manşetin ne kadar yönlendirici, ne kadar tehlikeli olduğu da ortada. Basın tarihimizde çok yakın dönemlerde Ahmet Kaya, Hrant Dink olaylarında, 28 Şubat'ta andıç haberlerinde, 367 el kaosa kalktı gibi örneklerde bu tür hataların, düşüncesizce atılmış manşetlerin sonuçlarını bizzat gördük, yaşadık. Son zamanlarda yakın dönemdeki bu ayıplarla yüzleşme çabalarına rağmen bu türden manşet ve haberlerin hâlâ devam ettiğini görmek çok üzücü ve umut kırıcı...'
İkinci okurun tepkisi ise şöyle:
'Çok zor günlerin içinden geçiyoruz. Hapishanelerde yüzlerce tutuklu ve hükümlü açlık grevine devam ediyor. Bugünkü gazetenizdeki manşet, görsel olarak da bir çelişki örneği. 'İdamı getirin, bu işi bitirin' manşetinin hemen üzerinde, asılarak öldürülmüş bir başbakanın, Adnan Menderes'in fotoğrafı vardı... Böyle bir dönemde, bu tarz manşetler, 10 yıl sonra (tıpkı şimdi 28 Şubat'la ilgili günah çıkartmalar gibi) çıkarılacak günahlara malzeme olur ama ne yazık ki çok geç olur...'
Ve üçüncüsü:
'Elbette gazetecilerin de siyasi görüşleri vardır. İdama karşı çıkanlar olduğu gibi destekleyenler de olacaktır. Bir gazetenin sorumluluğunu üstlendiğimizde yaptığımız işin niteliğini ne düşündüğümüzden çok, düşündüklerimizi nasıl dile getirdiğimiz belirlemeli. Gazeteciliği ve medyayı neyi nasıl isterse öyle kullanabileceğini düşünenler okurlarını aptal yerine koyduklarının farkına varmıyorlarsa kibirleri yüzündendir. Böyle olunca Türkiye'de gazetelerin neden arzu edilen hedef kitlelere ulaşmadığı sorusunun cevabı açıktır. Kimse her sabah gidip kendisini aptal yerine koyanlarca hazırlanmış bir gazeteyi satın almaz. Sözün kısası, manşetle hem gazetecilik etiğinin hiçe sayıldığını, hem de okurlarını aptal yerine konduğunu düşünüyorum. Bu manşet dolayısıyla başta oğlunun cenazesinde duyduğu acıdan siyasi bir manipülasyona malzeme yapılmak suretiyle açıkça faydalanılan anne Fatma Çınar olmak üzere tüm okurlardan özür dilenmesini talep ediyorum.'

Ombudsman'ın yorumu:
Geçen haftanın ilk üç gününü, 'Şiddet, terör, çatışma çözümü ve medyanın rolü' başlıklı, ama biri uluslararası diğeri Türk yerel medyasını buluşturan iki toplantıya konuşmacı olarak katılarak geçirdim. Filistin, Afganistan, Suriye, Sudan, Somali, Sri Lanka gibi örnekler bir yanda yer aldı, diğer toplantıda ise Türkiye'de çeşitli bölgelerden yerel medyanın ülkeyi saran gerginlikte nasıl sıkışık bir ruh haline geçtiğini dinledik.
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Silahlı, bombalı 'çatışma hali' devam ettikçe içine ateş düşen aile ocaklarının sayısı da artıyor. Trajedi dört koldan toplumu kuşatıyor; duygusallık öne geçiyor.
'Siyasi şiddet' veya 'bölücü terör', ne dersek diyelim, haberciliği her an rayından saptıracak bir yoğunluğa sahip. Bu alanda demokrasiyi korumak; sivil duruşu sürdürmek; çözümü ve toplumsal huzuru sağlamak yönünde, akılcı ve serinkanlı bir habercilik nasıl yapılır sorusu etrafında sürekli olarak toplanmanın, tartışmanın asıl sebebi de bu.
Medya sinir uçlarını tırmalayarak, sansasyon üzerinden kışkırtıcılık mı yapacak; yoksa siyasi otorite başta olmak üzere herkesi aklı selime davet edici bir sorumlulukla mı davranacak? Bu ikilemin tam da orta yerindeyiz.
Başbakan Erdoğan ve hükümetin 'terör haberleri' konusunda hassas olduğu biliniyor. Ama her kesimden sivil toplumun, iş âleminin de medya konusunda hassasiyetleri var. Bir gözlemci olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, en önemli hassasiyet, cenaze törenleri ve şehitlerin, hayatını kaybedenlerin yakınları ile ilgili haberlerin veriliş tarzında bir ortak payda olarak beliriyor.
Bu köşede evvelce de aktarılan okur hassasiyetlerini de buna eklemek gerekir. Peki sorumluluk neyi gerektirir?
Tekrarlayalım: Duyguların sel gibi aktığı, acının kuşattığı cenazeler, kutuplaşmayı beslemek gibi bir niyet taşıyan, tarafgir medya unsurları için paha biçilmez duygu sömürüsü vesilesidir. Bu unsurlar, çatışmanın uç köşelerinde, 'göze göz' diyen, 'partizan', şu veya bu milliyetçi medyanın içinde hep olmuştur. Ama, kitlelere ulaşan bir 'merkez' medyanın böyle bir sorumsuzluğa katılması yanlış olur.
Cenaze törenleri toplumu sarsan siyasi çatışma ortamının parçasıdır, ama duygusal yönleri ağır bastığı için, son derece dikkatli, tasarruflu bir yaklaşımla haber yapılmalıdır. Hatta, ölenlerin mahremine , özel matemine saygı adına hiç haber dahi yapılmayabilir de.
Oğlunu kaybetmiş bir annenin çok yoğun bir duygusallıkla ölüm cezasını istemesi ancak acısının ne derece derin olduğuyla ilgilidir. Böyle bir söz manşete çekildiğinde, habercilik de duyguların esiri olmuş demektir. Dolayısıyla, okur eleştirilerini bu eksende okumak, çok tehlikeli sonuçlara yol açabilecek duygu sömürüsü yapmamak gerekir.
Çok değil birkaç yıl önce, kritik bir aşamada, 27 Nisan ertesinde, 'Darbeye Hayır' manşetiyle üniformalı bir akılsızlığa karşı çıkarak siyasette doğru istikameti göstermiş olan SABAH gazetesi, o bilinen kimliğiyle, 'İdama Evet' şeklinde algılanan bir manşeti atmamalıydı.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN