ERSİN RAMOĞLU (GÜNEY) ERSİN RAMOĞLU (GÜNEY)

Acı dolu bir gezi

Bugün her şeyi yapıp
'Ben meleğim' diyerek
İyot gibi ortada gezen
Aytaç Durak'ı yazmayacağım.
Milleti sahte ilaçlarla
Kandıranlara da bir şey demem bugün.
Küfürleriyle ağzını bozan ve sıradanlaşan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na da bir sözüm yok bugün.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin peşini
Bırakmadığı, ağır kayıplar veren,
Şerefsizlerin örgütü hain PKK ve cani yöneticilerine de bir laf etmeye niyetim yok.
Belediye başkanlığına aday olacağını söyleyen milletvekillerinin isimlerini de dikkate almayacağım.
Satılmış yandaşlara selam olsun.

Çünkü bugün hüznüm var.
Prangaya vurulmuş,
Ağır hasret mahkumuyum.

***
Akşam sağanak başladı.
Oysa öğle vakti ne de güzeldi hava,
Güneş vardı,
Yakıyordu üstelik.
Akşama doğru yağmurla birlikte
Hava da üşüdü...
Giderek hızlandı yağmur.
Bizim güz yağmurları deli dolu olur bu aylarda...
Ama bu yağmur bir başka yağıyor.
Gözyaşlarımıza benziyor...
***
Cenaze namazına katılanlar avluya sığmamıştı.
Hocanın "Nasıl bilirdiniz?" sorusuna,
Hep bir ağızdan,
"İyi bilirdik" dedi cemaat.
"Hakkınızı helal ettiniz mi?" diyen imama,
"Helal olsun" dedi herkes.
Ağlayanlar çok,
Kendini yerden yere atan çocukları yürek dağlıyordu.
Havanın kararmasıyla birlikte gök gürledi.
Sonra da güçlü flaşlar peş peşe çakmaya başladı...
Sanki gök yarılmıştı...
***
Gecenin gözyaşları iri yağmur damlalarına karışıyordu...
Sis, oynanmış bir tiyatro oyununun ardından kapanan sahnesi gibi ağlayan gecenin perdesini örtüyordu usulca.
Çok yorgunduk,
Üşüdük de...
Aheste aheste inen sis perdesi
Zulamdaki korkularımı gizlice örgütlüyordu.
Ölüm,
Ruhumu esir alan geçmişe,
Bedenimi yorgun düşüren bugüne,
Ve geleceğe ait korku kırıntılarım avuçlarımda,
İçimdeki yağmur ise
Sokaktaki yağmura karışmaya hazırlanıyordu.
***
Gözlerim duvardaki kitabın başlığında tutuklu...
"Memleket Şairi Nabi Üçüncüoğlu."
Kapağındaki yarım fotoğraf hiçbir şey anlatmıyor bana.
Bir yabancılık var aramızda.
Uzak kalıyor bu fotoğraf.
"Olmadı" deyip geçiyorum.
***
Yollara düşüyorum gece vakti...
Bu yağmur gündüz yağsaydı
Perişandık deyip,
Sonra ağlaşanlara karışıyor sesim...
O yok artık...
Ayrıldı aramızdan...
"Ekimde Of'ta yağmur bir başka yağar" diyorum penceremden dışarı bakarken.
Tekrarı olmayan bir film böyle bitmişti işte...
Son,
The end,
Fine.....
Peki ya akılda kalanlar?
Hangisini anlatsam ki…
Bitti mi?

Bitmedi.
Öyle kolay da bitecek gibi değil.
Yıllar sonra Of'a gelip de,
Baba ocağına uğramamak var mı?
Hele portakal ağacının altında yatan,
Fistuğumi, adam gibi adam babamı
Doğup büyüdüğüm evimizi,
Bahçemizi,
Kokulu üzümleri,
Sevim yengeyi görmeden gitmek olur mu?
Olur mu kedi gibi uysallaşan o masmavi Karadeniz'e bakmadan yola düşmek.
Acaba bir daha sağ görür müyüm buraları?
Kim bilir?
Hazır gelmişken doya doya bakmalı, havasını teneffüs etmeli güzel memleketimin.

***
Sonbaharda yapraklar sararsa da
Yine de bizim oraların yeşili durur.
Beton yola asfalt döktürmüş Adnan.
Adnan en küçüğümüzdür,
Üstelik oğullarım Serhat ve Ziya'dan farkı da yoktur benim için.
Daha dün gibi her şey.
Kundağına nasıl da sıkı sıkı sarılmıştım.
O da yaşlanmış ama…
Hafif göbeği bile çıkmış zayıf uşağın.
Baba ocağım ıssız.
İçimde bir sızı var.

***
Fistuğum olsaydı şimdi,
Mutlaka kapıda beklerdi bizi.
Sırtını eve yaslamış, iskemlesinden geleceğimiz yola doğru bakıp dururdu.
Erken kalkardı,
Ahırdaki danası sağılmayı beklerdi çünkü.
Kuzine sobasını yaz kış yakardı mutlaka.
Sütünü kaynatır,
Mısır ekmeğini pişirirdi.
Anamla erken kalkardım.
Ona yardım için.
Sonra alışkanlık oldu.
Anamdan yadigardır sabahın köründe ayağa dikilişim.
***
Sabahın serin rüzgarı ciğerlerimizi doldurdu.
Serhat, Ziya ve gelinim Melek, her kötü anımda
Yanımda olan sevgili Temel ile kardeşim Adnan.
Önce portakal ağacının altına koştuk.
Annem ve babam bıraktığım gibi.
Yan yana duruyordu.
Ağaçta ise birkaç portakal vardı.
İlk Fistuğumla konuştum.
"Niye geç geldin oğul" dedi.
Tıpkı hastalandığında İstanbul'dan sorduğu gibi,
"Ne uzak yolun varmış uşağum" demişti.
'Niye yanımda değilsin' demekti bu.
Yine geç kaldım işte.
Cenazeden cenazeye gelir olduk memlekete.
Babam bir şey demedi.
Anam tercüman olmuştu ona.
***
Anacığımla yürüdüğümüz
Yollardan geçtim,
Eliyle diktiği,
Rus armuduna,
Yafa portakalına,
Kiraz ağacına,
Karayemişe,
Trabzon hurmasına
Ve çam ağaçlarına
Baktım,
Dokundum da,
Sonra eve yürüdüm.
Denize baktım uzun uzun…
Hüzünlendim.
Tıpkı Fistuğumla yaptığımız gibi yüzümü denize döndüm.
Ve o filmi tekrar izlemeye başladım.
Acı, tatlı, neşeyle dolu bir çok hatıra canlandı gözümde.
***
Bu mevsimde babam odasında,
Karikatür çizerdi,
Anamın derdi,
Kış için odun,
Ya da inekleri için ot olurdu hep.
Burada aynı yerde fırtına öncesi çarşafa dönen Karadeniz'e bakarak plan yapardık.
Odun için hızarcı lazımdı.
Bayburt'tan da ot sipariş etmeliydim.
Anacığım,
Güz aylarında yakacak derdine düşerdi.
Bir de ahırdaki ineğinin yiyeceğini sıkıntı ederdi.
Ot ve kömür kapıya gelmişse keyfi de yerine gelirdi.
O zaman,
"Oh; hayvanların otu var, odunumuz da var, artık karakış bize vız gelir" derdi.
***
Deniz masmavi,
Kavak ağacının yaprakları sararsa da, etraf yine yemyeşil.
Kokulu üzüm bal gibi.
Oğlum ise nişanlısına dede evini gezdirdi.
Hatıralarını da anlatmıştır sanırım.
Sürmene'ye doğru yollandık.
***
Orada bizi
Kızılay'ın efsane başkanı
Tekin Küçükali karşıladı.
Kuruma kazandırdığı muhteşem eserleri gördük.
Kahvaltımızı yaptıktan sonra havaalanına doğru yollanırken aklımı ve özlemlerimi Of'a bıraktım.
Acılarım ise bana kaldı...
İllüstrasyonlar: Halil İbrahim Yıldırım

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
Bugünkü Diğer Yazıları
BİZE ULAŞIN