ATİLLA DORSAY

Etnik ve dini bağnazlığın acı örnekleri

Ne kadar acı... Türkiye gibi tarih boyunca üzerinden her tür etnik ve dinsel topluluklar geçip gitmiş, sayısız uygarlığı barındırmış, bunların bir bölümünü ise o fetret ve kıyım devirlerinde bile, birlikte barış ve dostluk içinde yaşatmayı becermiş olan kendine özgü bir ülke, 21. yüzyılda ırkçılığın, hem de en basit ve kaba haliyle ırkçılığın dışavurumlarına sahne mi olacaktı? Olayların ikisi de birbirinden vahim, birbirinden trajik. Önce Süryani oldukları yazılan, ama sonra Türkiye Ermenilerinden oldukları anlaşılan bir ailenin gencecik oğlu, ailenin tasvip etmediği bir evlilik yapıp Müslüman bir gençle evlenen kız kardeşini, kocasıyla birlikte nasıl gözünü kırpmadan vurup öldürür? Ermeniler de bizim Doğu'daki dindaşlarımıza özgü saydığımız töre ve ahlâk anlayışını mı benimsedi? Elbette, başka şeylerin olduğu gibi, bağnazlık, cehalet ve insafsızlığın da dini-imanı yoktur! Üstelik kaderin oyununa bakınız: Cenazelerin kalkmasından sonra, Müslüman ailenin birkaç kuşak önce İslamı seçmiş, aslen Ermeni bir aile olduğu da ortaya çıkmaz mı? Sanki bir Sophocles trajedisi veya Shakespeare oyunu. Oysa böylesine bir geçmişi olan bir ülkede, iki genç insanın birleşme isteği öncelikle saygı görmeli değil miydi? Ve de bu gibi olaylar, tam tersine bir 'öteki'ni anlama, bir araya gelme, dostluk ve akrabalık ufuklarını genişletme fırsatı, bir neşe vesilesi olmalı değil miydi? Ya öbür olay? Üstelik bu kez Batı kıyılarından, çağdaşlık timsali saydığımız Bodrum'dan ve onun sosyetik ilçesi Torba'dan geliyor. Altı yıl önce bir villa yapıp eşi, eski milli atletimiz İlknur Kumrul Hanım'la buraya yerleşen, Alman kökenli emektar Kanadalı diplomat Hans Himmelbach iki ay önce ölüyor ve son arzusu gereği, Torba Mezarlığı'na gömülüyor. Alınan özel izinle, papazla imamın bir araya geldiği bir törenle. Ne güzel, değil mi? Ama mezarın sahipleri isyan ediyor. TV'de izledim: Son derece çağdaş görünüşlü bir beyefendi feryat ediyor: "Anlayışlı olun. Yanı başımızda, annemin mezarına bitişik bir haç duruyor!" Kusura bakmayın beyefendi, ama ben kendi adıma anlayışlı olamıyorum. Ülkemizde birçok yerde -örneğin İstanbul'un Ortaköy, Kuzguncuk veya Kumkapı gibi semtlerindekiliseyle cami, hatta havra yan yana değil mi? Bizler önceki uygarlıklardan ve inançlardan devraldığımız tüm mabetleri, kıllarına bile dokunmadan, cami yapıp kullanmadık mı? Bizim ülkemizi yuva seçmiş, bizimle birlikte, bizim insanımızla, bizim adetlerimize göre yaşamaya karar vermiş yabancıları ölünce kapı dışarı mı edeceğiz? Bu Türklüğün ya da gerçek Müslümanlığın neresine yakışıyor? O görmeye tahammül edemediğiniz haç da sonuç olarak bizim Allah dediğimiz aynı Tanrı'ya inanan bir dinin simgesi değil mi? Sizi niye bu kadar irkiltiyor? Allah'tan ters yönde kimi teselliler de görülüyor. En son, Serpil Yılmaz'dan (Milliyet) öğrendiğim Midyat'ta Süryani, Ermeni ve İslam inançlarını eşit biçimde öğretecek olan bir ilahiyat fakültesinin açılacağı haberi. Veya devlet bakanı Egemen Bağış'ın hükümet adına geçmişte siyasi ve sosyal nedenlerle Türkiye'yi terk etmek zorunda kalmış kişilere yeniden Türk vatandaşlığı kazandırma çalışmalarını açıkladığı ve Hürriyet'in 'Yüzyılın Daveti' başlığıyla yayınladığı haber, beni umutlandırdı. Umarım gidiş bu yönde olur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.