ATİLLA DORSAY

İnşaat sektörü, deprem ve korumacılık

Bir daha ve açık olarak söylüyorum. İstanbul'un hastaneden otele, resmi binalardan camilere, nüfus artışıyla çoğalan ihtiyaçlarına göre yeni yapılar tasarlanmasını, bir tür imar seferberliğine gidilmesini eleştirmiyorum. Benzer biçimde, hele deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülkede, kentsel dönüşüm denen şeye de karşı olmam mümkün değil. Elbette gecekondulaşmadan kalan son izler silinmeli, eski binalar sağlamlaştırılmalı, tarihin içinden süzülüp gelmiş semtlere bir makyaj yapılırken, makyajın altındaki yüze de gerekiyorsa ciddi bir estetik operasyon uygulanmalı. Ama tüm bunlarda temel amaç, kentin güzelliği, vatandaşın mutluluğu ve sağlıklı bir şehirciliğin evrensel kıstasları olmalı. Kesinlikle rant düşüncesi değil. Elbette sermaye onarımdan yenilemeye, dönüşümden yeni siteler kurmaya, her şeyde kazanç düşüncesini gözetecektir. Sermaye şirketleri ve yatırım kuruluşları Kızılay değildir, para kazanmak için kurulmuşlardır. Ama işte burada devletin rolü ve etkisi önemlidir. Konumuz İstanbul ise (ki aslında tüm ülke olabilir), bu kentin tarihin içinden süzülüp gelmiş, temelde korumamız, gözetmemiz, ihya etmemiz ve tüm bunları yapabilmek için de, sevmemiz gereken bir tarihsel miras olduğunu unutmamalıyız. Bu kenti sevmek bir erdemdir, bir Yahya Kemal andıçıdır, bir toplumsal ve bireysel görevdir. İçinde bulunduğumuz ve alternatifi yok gözüken kapitalist düzenin temel kaygısı olan kâr düşüncesi, kentin doğal ve tarihsel kimliğine asla zarar vermemelidir.

GEL DE ŞÜPHELENME...
O zaman, insana sormazlar mı? Her birinin ardında kimi makul gözükebilecek gerekçeler olsa, aynI anda ve toplu bir saldırı halinde, İstanbul'u İstanbul yapan onca yapıyı, alanı ve güzelliği yok edici planlar ortaya atmanız nedendir? Haydarpaşa Garı'ndan Karaköy İskelesi'ne, Ali Sami Yen arazisinden İnönü Stadı'na, Emek Sineması'ndan Alkazar Sineması'na, Taksim Parkı'ndan Sirkeci Garı'nın yanı başındaki yeşil alana, Boğaz'ın Sevda Tepesi'nden Belgrad ormanlarına (bakınız: geçen perşembe, Kelebek'te Melis Alphan'ın yazısı), eski Şan sinemasından eski Maksim gazinosuna, Hilton Oteli bahçesinden Swissotel bahçesine (ikisi için de planlar var!), kimi semtlerin (Levent'ten Ataköy'e) planlara işlenmiş yeşil alanlarına, bunca tarih, kültür, spor, turizm veya yolculuk anılarıyla dolu alan illa da ranta kurban mı edilmeli? Hadi, özel mülk olan Kuruçeşme Arena'yı Boğaz kıyısında bir kamusal ve halka dönük işleve kavuşturamayıp otel firmasına sattınız. Ama hiç olmazsa kamunun elinde olan yerleri de üç kuruş için satmaktan vazgeçip halka ayırsanız? Sinema-tiyatro salonları, spor ve gezi alanları, daha çok bahçe, ağaç, yeşillik yaratmaya, betona boğulan bu kentte çocuklarımıza kuşu, böceği, çiçeği gösterebileceğimiz yerler oluşturmaya ne dersiniz? Artık böyle de düşünme zamanı gelmedi mi? Eğer geldiyse, kimi haberler sizi de rahatsız etmiyor mu? Örneğin Bağcılar denen gariban semtte tam 15 adet 4 veya 5 yıldızlı otel yapılacağı haberi? Alanya'da birkaç yüze doğru yükselen otel projelerine karşı otelcilerin isyanı? Ya da, Kasımpaşa'daki 1782'den kalma devasa Cezayirli Gazi Hasan Paşa kışlasının yıktırılıp yeniden yaptırılması kararı. Herhalde 'depreme daha dayanıklı' olması için... İyi ama, bu inşaat çılgınlığı içinde, bizler bu tür ikinci sınıf tarihsel yapıların bile rant için yıktırılıp yeniden yaptırılmadığına nasıl inanacağız? Deprem olayı da kalkınmanın motoru haline gelen/ getirilen inşaat sektörüne destek diye kullanılmasın? Umarım ve sanırım öyle değildir. Ama, gel de şüphelenme...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN