FERHAT ÜNLÜ FERHAT ÜNLÜ

Medikal istihbaratın esasları

Bundan 79 yıl önce, Haziran 1941'de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ordusu bünyesinde bir Medikal İstihbarat Altbölümü kuruldu. 2020'nin dünyasında Korona Pandemisi vesilesiyle yerli literatüre de girmeye başlayan 'medikal istihbarat' kavramının terminoloji tarihindeki miladı Haziran 1941'dir. Yani neresinden bakarsanız bakın, ABD'nin üç çeyrek asrı aşkın bir medikal istihbarat mazisi var.

Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana bu tür spesifik kavramların mucidi olageldiler hep. Ne var ki ilk kez olmasa bile, 'bu kadar belirgin biçimde ilk kez' ürettikleri bir kavramın hakkını veremeyecek ölçüde başarısızlığa düçar oldular. Ansızın insan hayatına mütecavizce giren ve muhtemelen bir süre daha muhatap olacağımız Covid-19 yüzünden elbette.

Bu hafta Üç Boyutlu Portre'de 'medikal istihbarat'ın tarihçesini özetleyeceğiz. Yani özetin özetini yapacağız. Maksat; özet olmasına rağmen kapsamlı bir yazıyla hem siz kıymetli okurları -haber değeri olan bu bakir konu hakkında- bilgilendirmek, hem de Türkçe kaynak eksikliğini gidererek daha ileri araştırmalara öncülük etmek.

ABD, medikal istihbarat üzerine 1941'den bu yana en önemli çalışmalardan birini, belki de birincisini 1989 senesinde yaptı. 7 Temmuz 1989 tarihinde bir sahra talimnamesi yayınladılar. İstihbarat üzerine çalışan bir gazeteci olarak vaktiyle gladyo yapılarının, daha spesifik tanımı ile kontrgerilla örgütlenmelerinin deşifre edildiği sahra talimnamelerini okumuştum. Bunlardan en önemlisi Mayıs 1961'de yayınlanmış FD 31-15 isimli talimname idi.

Bizdeki Kara Kuvvetleri Komutanlığı Sahra Talimnamesi de FD 31-15'in, yani Amerikan versiyonun neredeyse birebir çevirisiydi. ABD'nin askeri ve istihbari olarak epey güdümünde olduğumuz 1952'den 2000'lere kadar bu tür şeyler normaldi. Bugün anormal görünse de bu bir gerçek. Öyle ya, pek çok şey gibi, istihbarat ve talimnameler de ABD'den ithaldi. Bahs-i diğer olduğu için geçelim. Ve…

İSTİHBARAT ÖNCEDEN UYARMIŞ

Asıl konumuza dönelim: 1989'daki medikal istihbarat talimnamesi şu önemli sorulara cevap arıyor:

- "Tıbbi tehdit ne demektir?

- Medikal istihbarat nedir?

- Medikal ya da tıbbi istihbarata kimler (Hangi kurumlar) ihtiyaç duyar?

- Tıbbi istihbarat üretmekten sorumlu olan kurumlar hangileridir?

- Medikal istihbarat nasıl elde edilir?"

47 sayfalık talimnamede bu sorulara ayrıntılı yanıt verilmiş. Günümüze gelirsek Amerikalılar, geçtiğimiz Şubat ayının 25'inde medikal istihbarat kavramının gereğini, Korona Pandemisi'nin -yaklaşmakta olan bir kasırgayı tespit eden meteorolojistler gibi- geldiğini görmüş ve gerekli uyarıları yapmışlar. Gerçi 25 Şubat 2020, Aralık 2019'da Çin Wuhan'da ilk ortaya çıktığı günden beri konuştuğumuz Covid-19'u haber vermek için epey geç bir tarih.

Associated Press (AP) Ajansı'nın 16 Nisan 2020'de servis ettiği 'Amerikan medikal istihbaratı yeni virüsün izini sürdü ve uyardı' başlıklı haberden anlıyoruz ki, 25 Şubat'ta Koronavirüs Pandemisi'nin ABD'ye gelmekte olduğu bildirilmiş ve tehdit seviyesi WATCHCON 2'den WATCHCON 1'e (ABD ordusunda riskin hayatiliğini ifade etmek için kullanılan uyarı sistemlerine verilen ad) yükseltilmiş.

Savunma İstihbaratı Teşkilatı'nın bir parçası olan bölüm, 17 Amerikan istihbarat örgütünden gelen gizli bilgileri de üç ay önce derlemiş. Tekrar altını çizelim, evet geç bir tarih ancak pandemi işinde halk diliyle harbiden çuvallayan Dünya Sağlık Örgütü'nün küresel salgın ilan etmesinden 15 gün önce hiç olmazsa.

Sonuçta ABD Başkanı Donald Trump'ın, Amerikalıların Koronavirüs konusunda panik olmamaları gerektiğini söylediği o günlerde Maryland'deki -varlığı çok sınırlı sayıda insan tarafından bilinen- istihbarat bölümünde alarm zilleri çalıyormuş. Ulusal Medikal İstihbarat Merkezi adlı bu bölümdeki uzmanlar birkaç on yıldır sessizce yaptıkları şeyi (yani yurtdışındaki Amerikan birliklerini veya ülke içindeki Amerikalıları tehlikeye atabilecek sağlık tehditlerini gözlemek ve izini sürmek işini) yapmaya devam ediyorlarmış. Bu merkezde tekmili birden istihbarat eğitimi de almış toplam 100 epidemiyolojist, virolog, kimya mühendisi, zehir bilimci (toksikolog) biyolog ve askeri tıp uzmanı çalışıyormuş.

USAME BİN LADİN AŞIYLA BULUNACAKTI!

Şimdi, uzun bir parantez açalım: Çok daha eski bir tarihte, 2000 yılında hazırlanmış bir medikal istihbarat raporunun bilgisine ise Korona Pandemisi'nden üç buçuk yıl önce, 5 Temmuz 2016'da yayınlanmış 'Medikal istihbarat, güvenlik, küresel sağlık: Yeni sağlık ajandasının temelleri' başlıklı makalede rastlıyoruz. G. Bowsher, C. Milner ve R. Sullivan'ın ortak çalışması olan bu makaleye göre ABD Ulusal İstihbarat Konseyi 2000 yılında 'Küresel hastalık tehdidi ve bunun ABD açısından sonuçları' başlıklı bir rapor hazırlamış. Yani ABD daha eski tarihlerde

-henüz ortaya çıkmamış olan Covid-19 üzerine değil- ama farklı salgınlar üzerine istihbari çalışmalar yapmış.

Aynı makalede medikal istihbaratla ilgili ilginç bir anekdot da var. Makalede El Kaide Lideri Usame bin Ladin suikastında da (2011 yılında öldürüldü) medikal istihbarat verilerinin kullanılmaya çalışıldığı belirtiliyor. Bu olay, o dönemde İngiliz Gazetesi The Guardian tarafından yapılan bir saha araştırması sonucu gündeme getirilmişti. Psikolojik Harekât (PH) ürünü olma ihtimaline binaen temkinli yaklaşıyorum ama ilginç bir haber olduğu için hikâye gibi anlatayım:

ABD, 2011'de -öldürülmeden kısa bir süre önce- Pakistan'da olduğunun istihbaratını aldığı Usame bin Ladin'i ülkenin her yerinde arıyordu. Bunun için zekice bir medikal istihbarat yöntemi de kullandı, her ne kadar bu plan sonradan suya düşse de… Plan şuydu:

CIA, Ladin'in bulunduğu yeri kesin olarak tespit etmek amacıyla saklandığı bölge olan Abbottabad'da sahte bir aşı programı başlattı. Bunun için bir Pakistanlı doktorla anlaşıldı. Ve bölgenin yoksul halkına aşı vurulmaya başlandı.

Sahte aşı programı, Ladin'in özel kuryesi Ebu Ahmed el Kuveyti'nin takibe alınmasından sonra başlatıldı. Maksat, Ladin'in yaşadığı evin tespit edilmesinden sonra orada bulunan kişinin gerçekten El Kaide Lideri olduğunu teyit etmekti. Bunun için de Ladin'in, daha doğrusu onun yakın soyundan birinin DNA'sına ihtiyaç vardı. Yani aşı vurma dümeni, Ladin'in alt soyundan birinin DNA'sına erişmek içindi. Sahte aşı programı kapsamında Ladin'in çocuklarından elde edilecek DNA, 2010'da ABD'de ölen kız kardeşinin DNA'sı ile eşleştirilmeye çalışılacaktı.

Pakistanlı doktor, bu amaçla civardaki yoksul köylerde Hepatit B aşısı yapmaya başladı. Derken doktor, daha varlıklı kişilerin ve Ladin'in yaşadığı banliyöye gidince Pakistan gizli servisi ISI'nin dikkatini çekti, böylece doktora takip-tarassut başladı. (Fena iş kotarmamışlar, helal olsun!) Sonra doktor gözaltına alındı ve CIA hesabına casusluk gerekçesiyle tutuklandı. Böylece plan suya düştü. Nihayetinde ABD Ladin'i öldürdü tabii, ama önceden DNA'sına erişme operasyonu başarısız oldu.

ÖLÜ SAYISI, ÖNGÖRÜYÜ ÜÇE KATLADI!

Bu uzun parantezden sonra tekrar AP Ajansı'nın haberini yaptığı 25 Şubat 2020 tarihli istihbarat raporuna dönelim. Rapordaki en önemli cümlelerden biri şu:

"Korona iki milyondan fazla insana bulaşacak ve sadece ABD'de 30 binden fazla insanın ölümüne neden olacak."

Bitirmekte olduğumuz hafta itibarıyla bile ABD'deki ölü sayısı bu öngörülen rakamın üç katından çok. (95 bin 87) Bir başka deyişle bu geç öngörülü rapor bile bugünün cari istatistiklerine göre 'optimist' kalmış.

Şimdi de yazımızın asıl konusu olan 7 Temmuz 1989 tarihli sahra talimnamesine dönelim tekrar. Talimnamenin asıl amacı dünyanın çeşitli yerlerindeki Amerikan askerlerinin salgın hastalıklara karşı medikal güvenliğini sağlamak. Talimnamede çarpışmalarda meydana gelebilecek yaralanmalarla ilgili tehdit öngörülerinden salgın hastalık riskinin tespitine ve teröristlerin savunmasız hedefler denilen hedeflerin bulunduğu hastanelere saldırma ihtimaline dek 'medikal istihbarat'ın pek çok boyutu ele alınmış.

Talimnameye göre medikal istihbarat kavramı, ABD askeri ve istihbari toplulukları arasında İkinci Dünya Savaşı konuşulmaya başlanmış. (Jonathan D. Clemente tarafından kaleme alınan 'medikal istihbarat' başlıklı bir makalede de kavramın, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerikan istihbarat birimlerinin Avrupa'da yükselen totalitarizm ve Japonya ile istihbarat savaşında duyulan ihtiyaçlardan ötürü doğduğu analizine yer verilmiş.)

Talimnamede bir bölgedeki suyun kalitesinden, sıcaklık ve soğukluktan; salgın hastalık üretecek bakteri ya da virüslerin varlığının tespit edilebileceği belirtiliyor.

Bundan 30 yıl öncesi için epey erken uyarı anlamına gelen ilginç bir cümle de var talimnamede. Diyor ki, "Bulaşıcı hastalıklar muharebe güçleri için en büyük tehdidi teşkil edebilir. Bunlar doğal yollardan meydana gelen hastalıklar da olabilir, biyolojik silahlarla üretilmiş hastalıklar da…"

Hımm, ilginç…

BİLGİ, KOMPLO VE ŞÜPHE

İlginç, zira biz de bugün insanlık olarak biyolojik savaş senaryolarını hesaba katmak suretiyle "Covid-19 doğal virüs mü yapay virüs mü?" sorusunun cevabını arıyoruz. Daha önceki pandemi yazılarında geçtiği için burada tekrar ayrıntılara girmiyorum ama Covid-19'un yapay virüs olduğu yönünde bir kanıt yok. İhtimal dışı değil -ancak bu köşenin sürekli okurları bilirler- ispatlanana kadar bu tür iddialara 'şimdilik kanıtsız komplolar' olarak bakmaktan yanayım.

Bununla birlikte dünyaya karşı komplo kurmakla suçlanan Amerikalılar, 30 sene evvel en önemli resmi belgelerinden birinde biyolojik silahlardan, yapay virüs veya bakterilerden söz edebiliyor. Yani 'komplo' deyip geçmek de yanlış. Bu tür konularda biz gazeteciler açısından en doğru tutum şu: Kuşkucu biçimde her fikre açık olmak… Ve bu bir oksimoron da (kendi içinde çelişik kavram) değil. Çünkü insan kategorik olarak karşı olmadığı bir fikre şüpheyle de bakabilir, bakmalıdır da. Otuz yıllık talimnameden tam çeviriyle iki ayrı cümle aktarınca siz de bana hak vereceksiniz:

"- Tasarlanmış biyokimyasal kompleks bileşikler biyolojik savaş aracı olarak kullanıldılar.

- Genetiği değiştirilmiş mikroorganizmalar biyolojik savaş aracı olarak kullanıldılar."

Bunlar o tarih için bile 'komplo' değil. Ama şu ibare, açıkçası işi biraz sulandırmış:

"- Olası zihin değiştirme araçları…"

Bu kadar uçmasalar iyiydi. 1989 yılı, zihin kontrolü veya değiştirme komploları için çok erken. (Şimdi bile gideri az bu komploların!)

Ancak Hollywood filminde olur o dönemde.

Bu üç ifadenin, talimnamede modern savaş ve medikal tehdit başlığı altında yeni teknolojik gelişmelerin doğurduğu/doğurabileceği sonuçlar kısmında yer aldığını belirtelim de bağlamı anlaşılsın.

NAPOLYON'UN MEDİKAL FİYASKOSU

Talimnamede askeri tarihteki en büyük fiyaskolardan bazılarının hijyen ve dolayısıyla salgın kontrolündeki sıkıntılardan meydana geldiğine de değinilmiş. Hatta şu da denilmiş: "Her ne kadar tarih Napolyon'u büyük bir lider olarak kabul etse de Napolyon, medikal tehditleri değerlendirme konusunda başarısız oldu."

Buna örnek olarak da Napolyon'un 1803 yılında Haiti'ye Fransız kolonisi kurmak üzere 22 bin askerden müteşekkil bir birlik (neredeyse ordu) gönderdiğinde 20 bin askerin Sarı Humma'dan ölmesini göstermişler. Tarihi gerçek. O yüzden buna, bir gazeteci olarak bile şüpheyle yaklaşamayız!

On bin vuruşu aştık yine. Artık toparlayalım: Hiç şüphe yok ki (Burada da şüphe yok!) ABD, Korona Pandemisi'nin en çok kaybeden ülkesi. Yalnızca ölü sayısı itibarıyla değil, politik açıdan da öyle. Demek ki 'medikal istihbarat'ın esaslarını üç çeyrek asırdır bilmek tıbbi savaş süreçlerinde başarıyı garanti etmiyormuş. Altı ay önce tanıştığımız, iki aydır da kerhen samimi olduğumuz Koronavirüs'ün bize öğrettiği yeni şeylerden biri de bu.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.