ATİLLA DORSAY

İki güzel oyun daha

Aslında festivali yazacaktım. Ama tam 16 gün sürecek olan sinema olayı başlamadan, son izlediğim iki oyunu yazmayı yeğledim.
Bertolt Brecht'e ne dersiniz? Kendi adıma, gençliğimin büyük adlarından olan Alman yazar ve düşünürün artık bana vereceği pek birşey olmadığını sanırdım. Ne yanılgı!...İşin içine Genco Erkal girince, herşey değişiyor. Ben Bertolt Brecht'te, onun oyun ve kitaplarından derlenmiş en özlü sözler ve metinler, bize sanatçının keskin zekasının, kapitalizm ve faşizm eleştirisinin ve ince alaycılığının hiç eskimediğini gösteriyor. Çoğu bestelenmiş bu sözler, değişik zamanlarda bir yazarlar ordusunca çevrilmiş. Hangi birini yazayım? Müzikler ise başta Kurt Weill, Hans Eisler, Paul Dessau ve bizden Sarper Özsan'a ait.
Genco sahnede yine devleşiyor. Yaştan yaşa, meslekten mesleğe atlıyor, bir ruh halinden ötekine geçiyor. Ve Brecht'in ölümsüz doğrularını, bir kabarenin eğlencesi içinde sunuyor. Öyle bir tiyatro devine sahibiz, kıymetini bilelim!.. Yanıbaşında Devlet Tiyatrosu'ndan gelen genç bir kadın oyuncu, güzel ve yetenekli Tülay Günal da harikalar yaratıyor.
Ve eski Muammer Karaca Tiyatrosu'nda, ben zaman zaman bu salonla ilgili anılarıma dalar, burada onun ölümsüz Cibali Karakolu'nu veya Ankara'dan gelip oynadıkları Çöl Faresi'yle hayatımıza bir daha çıkmamacasına dalan Yıldız ve Müşfik Kenter kardeşleri düşünürken, 70 yıllık mekanın Beyoğlu'ndaki salon kıyımından nasılsa kurtulduğuna seviniyorum. Salonu hıncahınç dolduran vefalı Genco seyircisi ise, bunu bilse de bilmese de oyuna sürekli katılıyor, gülüyor, alkışlıyor. Ne enfes bir tiyatro akşamı...
Genco'yu ayrıca 'yaka mikrofonu' denen şeyi kullanarak salondaki herkese ulaştığı için de kutluyorum. Keşke her tiyatro bu yola gitse. Ve oyuncuları duyacağım diye fıtık olmaktan kurtulsak!.....
Tiyatro Kare'nin Profilo sahnesindeyse Emile Ajar'ın La Vie Devant Soi- Onca Yoksulluk Varken'ini izledim. Bilenler bilir: Ajar, Fransız yazar Romain Gary'nın takma adıdır, kimi romanları için bu adı seçmiştir. Farklı adlarla birer Goncourt ödülü aldığından, bu ünlü ödülü iki kez alan tek yazardır!..Ve eşi, ünlü oyuncu Jean Seberg'in gizemli ölümünden sonra, intihar etmiştir. Sanat dünyasının gizli olayları, kederli anıları...
Neyse, bu romandan uyarlanan ve bizde Madame Rosa diye bilinen film de, özellikle Simone Signoret'nin oyunuyla belleklerimize yerleşmiştir. Tüm bu anılarla gittiğimiz oyun, Paris'te ailesiz küçük çocukları bakıp büyüten eski fahişe, Yahudi Madame Rosa'yla Arap çocuğu Mommo'nun ilişkileri üzerine...
Doğrusu ilk yarıda pek tatmin olamadım. Rüçhan Çalışkur kuşkusuz çok iyi oyuncuydu, ama emsalsiz Signoret'yi unutturamıyor muydu? Mommo'da Rami Çakır da çok iyiydi, ama sanki hayalimizdeki (ve romandaki) kıvır kıvır saçlı, cin gözlü Arap veledi değil miydi?
Ama özellikle ikinci yarıda tüm bu kaygılar dağılıyor, itirazlar susuyor. Çünkü roman/ oyunun temel bildirisi, dolayısıyla gücü tüm görkemiyle ortaya çıkıyor. O yaşlı Yahudi ile gencecik Arabın dostluğu, elbette dünyayı kurtaracak değil. Ama en azından bu yolda, diyalogun, anlaşmanın ve barışın kurulması yönünde bir umut vermiyor mu? Bu güzel romanı çeviren Vivet Kanetti, yöneten Nedim Saban ve olgun Mommo'yu canlandıran Gökçer Genç de kutladıklarım arasında...
BİZE ULAŞIN