OKAN CAN YANTIR OKAN CAN YANTIR

10 numaralı cani

Henüz gençliklerinin baharındaki sporcular sahada ter döküyor, asıl amacı; dostluk, rekabet ve kardeşlik olan bir aktivite uğruna. 45 dakika mücadele ediyorlar ve 1-1'lik skorla gidiyorlar soyunma odasına.
O sırada, adlarının başına sıfat bulmak için Türkçe'nin yetersiz kaldığı birtakım 'insanlar' sahaya giriyor ve 'uçan tekme' de dahil olmak üzere her türlü aksiyonun olduğu bir şiddet potpurisi sunuyor. İçlerinden birinin sırtındaki 10 numaralı Galatasaray forması gözüme çarpıyor. Metin Oktay'ın forması; efsanenin forması… Futbol terörünün son marifetini izlerken, 12 yıl önceki bir öğleden sonra geldi aklıma. Yıl 1998, bir sonbahar günü, Ada vapuruna biniyorum.
Amacım, Lefter Küçükandonyadis'i görmek ve onunla futbol konuşmak.
Sadece futbol konuşmak. O zamanlar, bu mesleğe kıyısından köşesinden bulaşmış da değilim. Yani bir röportaj bahanesi şansım da yok.

BİR ADA MACERASI
Ada'ya ayak basar basmaz, oranın sakini bir tanıdığımızı buluyorum. Bana Lefter'in evini tarif ediyor. Hatta yarım saat kadar beklersem beraber gidebileceğimizi söylüyor; kabul ediyorum.
En azından, 'çat kapı'yı da usulüne göre yapabileceğimi düşünüyorum çünkü.
O sırada, aklımdan, futbola dair çocukluk anılarım geçiyor. Adana'nın, bilindik o futbol hikayelerini fısıldıyor biri kulağıma adeta...
Füze Selami geliyor aklıma. Turgay Şeren'in hakkında, "Bana Ankara'da bir maçta öyle bir frikik attı ki, ben topu ağlarda bile görmedim. Ağları delip geçmişti; topu kale arkasındaki tribünden getirdim" dediği adam...
Kartal Yaşar geldi aklıma. Hem futbolculuğu hem hocalığı efsane olan adam...
Kamyon Behçet... Fenerbahçe'nin peşinde koştuğu ama transfer edemediği adam. Parasını ödeyemediğinden değil, Adana sevgisinin önüne geçecek bir şey teklif edemediğinden...
Keklik Ramazan geldi bir de.
O dönem 100 metreyi 11 saniyenin altında koşan, hem futbol hem atletizmde efsane bir adam. Her daim şık, son nefesini verene kadar cebinden mendil, başından fötr şapkası eksik olmayan adam...

HERKESİN ORTAK KAHRAMANI
Hepsi dönemlerinin en iyi oyuncularındandı ama hepsinin futbol anılarında, baştacı edilen bir tek kişi vardı:
Lefter.
Lefter, Diyarbakır'da askerlik yaparken birkaç kez gelmişti Adana'ya, maç oynamaya. Ve her gelişinde de arkasında başka bir efsane bırakmıştı.
11 kişiyi çalımlayıp gol atması, kendi sahasında taç çizgisinden aldığı topla rakip saha korner bayrağına kadar giderken tüm takımı peşine takması...
Ve daha birçok efsane...
Sayılan isimlerin hepsi benim için büyüktü ama onlar için büyük biri varsa o da Lefter'di.
Bunları bilerek adım attım büyük ustanın evinin bahçesine. "Ufak tefekti ama şimşek gibi adam geçerdi" betimlemesiyle tanıdığım adam, bahçenin köşesinde, çiçekleriyle uğraşıyordu. "Seninle tanışmak isteyen futbol tutkunu bir genç var" diye takdim ettiler beni. "Gel otur bakalım delikanlı, azıcık sohbet edelim" diye karşılık verdi Lefter. Onunla beş dakika futbol konuşabilmenin hayalini kuran binlerce insan olduğunun farkındaydım.
Daha ağzımı açamadan, "Bende o kadar çok fotoğraf var ki...
İstersen gel biraz bakalım" dedi.

İKİ SAATLİK RESİTAL
Ondan sonraki iki saat sadece futbol konuştuk. Fiorentina günlerini de anlattı, Milli Takım formasıyla Yunanistan'a attığı golleri de...
Fenerbahçe formasına olan aşkını da anlattı. Biraz da gençliğin verdiği heyecanla sormuştum "Yarınız kadar kariyeri olmayanlar televizyonlarda ahkam kesiyor. Siz neden çıkıp futbolu anlatmıyorsunuz bize?" diye.
Muhtemelen yüzlerce kez sorulmuş bu soruya gülerek şu cevabı vermişti: "Bak evlat. Biz futbolu, ona olan aşkımızla oynadık; başka beklentimiz yoktu. Öyle olmasaydı, şu anda benim bahçemi hizmetçiler temizlerdi.
Şimdilerde futbolun içinde olanlar futboldan birşey umuyorlar.
Futbol, gizli hesapların yeri olmayacak kadar basit ve temiz bir spordur.
İki kale ve bir top; bu kadar. Ve bu ortam değişmediği sürece, ben futbolu kendi hayalimdeki gibi yaşarım."
Sahadaki maharetlerinden tanıdığım Lefter'in neden 'ordinaryüs' olduğunu o gün anlamıştım.
Bundan 12 yıl önce bir öğleden sonra futbolun efsanesiyle, iki saat sadece futbol konuşabilmiştim. Futbolu futbol olduğu için sevenlerin dünyasından, futbolu her türlü kabadayılığına alet edenlerin dünyasına ışınladı bizi, geçen 12 yıl.
Dinlenecek iki lafı olmayanlar, mafya dizilerinden arakladıkları tavırlarla tribünlere doluştu. "Vur" deyince öldüren kalabalık, bazı yöneticilerin hoşuna gitti. Tribünde adam bıçaklandı, ses çıkmadı. Antrenman tesisi basıldı, ses çıkmadı. Olaylar stat dışına taştı, ses çıkmadı...
En sonunda bir kulübün kontrolü altında bulunan sahada, 17 yaşındaki futbolcular dövüldü; birkaç 'kendini fevkalade iyi bilen' adam tarafından.
Ey cani, sen benim Lefter'le futbol konuştuğum iki saatin tadını anlayabilir misin?
Barcelona-Real Madrid maçını, ağız dolusu küfretmeden izleyebildin mi? Yenilse bile takımına destek olmak nedir bilir misin?
Şimdi önce sırtından o Metin Oktay formasını çıkar, sonra 'Ordinaryüs' sağlığına kavuştuğunda git özür dile. Onların elleriyle güzelleştirdiği futbol bahçesini talan ettin çünkü. Başka kurtuluş yolun yok senin...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.