M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Bir muhalefet söylemi olarak “demokrasi”

"Demokrasi" ve "çoğulculuk" siyasal söylemlerimizde sıklıkla dile getirilen kavramlardır.
Buna karşılık, Cumhuriyet tarihini kapsayan, hattâ İkinci Meşrutiyet Dönemi sonrasını ele alan bir değerlendirme yapıldığında, siyasal gücü elinde bulunduran "iktidar" ile ona talip olan "muhalefet" arasında bu kavramların kullanımı açısından ciddî bir orantısızlık görülmektedir.
Diğer bir ifadeyle, "demokrasi" ve "çoğulculuk," bir asrı aşan süredir ağırlıklı olarak "muhalefet" tarafından dile getirilen söylemler olma özelliğini taşımaktadır.
Buna karşılık "iktidar," bu kavramların yer aldığı söylemleri "ama," "ne var ki" benzeri ifadelerle sürdürmekte, bunu yaparken de "ülkenin geleceği," "Türkiye'nin koşulları," "geçiş dönemi," "beka" ve "istikrar" benzeri çekinceleri dile getirmektedir.
Önemli olan bu yaklaşımların "iktidar"da bulunan örgütlenmenin siyasal eğiliminden etkilenmemesidir.
Bu nedenle "muhalefet"te bulunduğu süreçlerde "demokrasi" ve "çoğulculuk" söylemlerini sahiplenen siyasal hareketler, "iktidar" olduktan kısa süre sonra ihtirazî kayıtlar koyan yaklaşıma savrulmaktadır.
Dolayısıyla "demokrasi," iktidar değişimleri sonrasında yaşanan balayı dönemleri haricinde, ağırlıklı biçimde bir "muhalefet" söylemi haline gelmektedir.
Bunun ise yüz yılı aşan süredir varlığını sürdüren yapısal bir sorun olduğunun altı çizilmelidir. Bu nedenle de onun siyasal yaklaşım ve liderlikten bağımsız olarak tahlil edilmesi gereklidir.
Bu yapıldığında, "demokrasi"nin bir muhalefet söylemi olmanın ötesine geçemeyerek gerçek anlamda "iktidara gelememesi"nin, onun ana akım siyasal hareketlerin "aslî" değer ve hedeflerinden birisi olmamasından kaynaklandığı görülecektir.

Mega söylemler ve "demokrasi"
Türkiye'de bileşenlerinin ağırlığının değişimi ve geçirdiği evrime karşılık "iktidar" seçeneği olmayı sürdürmüş iki temel siyasal hareket bulunmaktadır.
"Kalkınmacı muhafazakârlık" ve "devletçi modernleşmecilik" değişik dönemlerde "iktidar" olmuşlar; ama "demokrasi" ve "çoğulculuk" söylemini büyük çapta "muhalefet"te iken kullanmışlardır. Bunun temel nedeni, her iki ideolojinin de "demokrasi"nin ikinci, hattâ üçüncü planda kaldığı "mega söylemler"e sahip olmasıdır.
Başlangıcı Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti'ne götürülebilecek "devletçi modernleşmecilik," Cumhuriyet sonrasında tek parti üzerinden iktidar tekeli tesis etmiştir. 1923 sonrasında CHF/ P'nin temsil ettiği bu ideoloji temel idealini "modernleşme" olarak belirlemiş, bunun yanı sıra "demokrasi" ile çatışan otoriter bir "cumhuriyet kültü"nü kutsamıştır.
Bu çerçevede "liberal demokrasi" ve "çoğulculuk"u "cumhuriyete yönelik" tehditler olarak gören "devletçi modernleşmecilik," uluslararası koşulların baskısı altında "çok partili siyaset"e geçişi kabûllenmek zorunda kalmış, ancak 1950 seçimlerini bir "karşıdevrim" olarak kavramsallaştırmaktan geri kalmamıştır.
"Devletçi modernleşmecilik" daha sonra Bülent Ecevit'in kurduğu kısa süreli koalisyon hükûmetleri istisnâ edilirse "iktidar" olamadığı için "demokrasi" söylemine sarılmış gözükmesine karşılık onu içselleştirmekten uzak kalmıştır.
Hedefi "tekil ve diğerlerini dışlayan bir modernliği yukarıdan aşağıya, gerekirse yasakçı yöntemlerle" inşa etmek ve Régis Debray'nin kavramsallaştırdığı türde bir "cumhuriyet" kültünü "demokrasi"nin karşı tezi haline getirmek olan bu hareket için "çoğulculuk" "muhalefet söylemi" olmanın ötesinde anlam taşımamaktadır.
Siyasetin diğer kutbu "kalkınmacı muhafazakârlık"ın bu alanda ciddî bir farklılık gösterdiğini savunmak da zordur.
1950 öncesinde "demokrasi" söylemini fazlasıyla kullanan bu hareketin temel hedefleri büyük altyapı projeleri ile taçlandırılan "kalkınma," teknolojik dönüşüm ve "ihya" temelli "muhafazakârlık"ın yeni nesillere benimsetilmesi olmuştur.
Kısa süreli muhalefet dönemlerinde ve 1960 darbesi sonrasında siyaseti sınırlayan "vesayet"e karşı mücadelesinde "demokrasi" söylemini kullanan "kalkınmacı muhafazakârlık," "iktidarı"nı sağlamlaştırdığında ya da siyaset üzerindeki bürokratik baskıyı gerilettiğinde yeniden aslî hedefleri üzerine yoğunlaşmıştır.
Bu açıdan bakıldığında siyasetin iki kutbunun da farklı idealleri yücelttiği, demokrasiyi "temel hedef haline getirmediği" bir toplumda, onun bir muhalefet ideolojisi haline gelmesi ve "iktidar"a gelenler tarafından kısa süre içinde "ikincil" konuma indirgenmesi şaşırtıcı değildir. Türkiye'de "siyaset"in temel hedefi "demokrasi" ve "çoğulcu toplum inşa edilmesi" olmamış, bunlar ancak "iktidar eleştirilerini araçsallaştırabilecek" kavramlar olarak görülmüştür.

Parlak geçmişler
Mega söylemler tarafından inşa edilen "parlak geçmişler"in "çoğulcu" olmayan karakterlerinin örtülmesi yolunda gösterilen gayret de "demokrasi"nin aslî hedef olmadığını kanıtlamaktadır.
"Devletçi modernleşmecilik," Erken Cumhuriyet dönemini, Tek Parti'nin "çoğulculuk"u tehdit olarak algılayan "otoriter" özellikleri ile yasakçılığını görmezden gelerek ve bunları "aydınlanma şalı" ile örterek "parlak geçmiş" olarak kavramsallaştırmaktadır.
İkinci bileşeni tedricen güç kazanan "kalkınmacı muhafazakârlık"ın süreç içinde üretebildiği karşıt "parlak geçmiş"in dönemi için dahi "aşırı otoriter" karakter taşıyan II. Abdülhamid rejimi olması ise ilginç bir benzerliği şekillendirmektedir.
Kalkınmacı muhafazakârlık da söz konusu dönemin günümüz çoğulculuk anlayışı ile bağdaştırılması mümkün olmayan baskıcılığının üzerini kalın bir "hamaset örtüsü" ile kapatmaya çalışmaktadır.

Yeni tasavvur ihtiyacı
Bu çerçeveden değerlendirildiğinde, siyasetin iki temel kutbu da "demokrasi"yi temel hedef olarak gören bir toplumsal tasavvuru sahiplenmemekte, bu kavramı "muhalefet" söylemi olarak araçsallaştırmaktadır.
Dolayısıyla toplumumuzun temel ihtiyaçlarından birisi "demokrasi"yi toplumsal hedefler hiyerarşisinin en üst basamağına yerleştirecek, onu "kalkınma," "modernleşme," "muhafazakârlık ve ilerlemecilik ile ilişkilendirilen değerler"in üzerine yerleştirecek bir tasavvur yaratılmasıdır. Bu yapılırken, "çoğulculuk" açısından hiç de "parlak" olmayan dönemlerin "idealize" edilmesinin bir kenara bırakılması gereklidir.
Bu, "modernleşme," "cumhuriyet rejimi," "kalkınma" ve "gelenekleri sahiplenme" gibi ideallerin terk edilmesini zorunlu kılmaz. Buna karşılık "demokrasi" ve "çoğulculuk"un bunlarla çatışmayan idealler olarak ancak diğerlerinin "üzerinde" yer aldığı siyasal tasavvurlar yaratılmalıdır.
Siyasetin iki kutbunun da "demokrasi"yi kendi bileşenlerinin üzerinde bir ideal olarak gördüğü, geçmişimizde "iktidar değişimleri sonrasındaki teneffüs araları dışında" "çoğulculuk" yaşanmadığını itiraf ettiği bir Türkiye'nin büyük bir atılım yapacağı ortadadır. Demokrasinin bir "muhalefet" söylemi olmanın ötesine geçtiği böyle bir toplumun yaratılması ve onun "iktidar"a taşınmasının ilk adımı ise onu "tasavvur" etmektir.
BİZE ULAŞIN