M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Üniversite ve değişim: Tanım ve hedef

Türkiye'de "Tek Parti"den günümüze ulaşan yönetimler, "eğitim sisteminin en üst halka" olarak yaklaştıkları "üniversite"ye yönelik "değişim" programları hazırlamışlardır.
Bunlar ise "üniversite ve öğretim üyesi sayısını artırma," "siyasetin kontrolünü tahkim" ve "akademik personelin atanma, ünvân ve özlük hakları" üzerine yoğunlaşmıştır. Bu yaklaşım konunun özünün ele alınmasını önlemektedir. Örneğin, günümüzdeki aslî sorun "doçentlik yabancı dil sınavı taban puanı" ya da "öğretim üyelerinin doktora sonrasında taşıyacakları ünvân" değildir; ama gündemimizde bunun ötesine geçen bir "üniversite" tartışması yoktur.
Üniversite toplumumuzda eğitimin lise sonrasındaki halkası ve "memur yetiştiren," "meslek kazandıran" kurum olarak kavramsallaştırılmaktadır. Üniversite, bilhassa modernlik sonrasında bu işlevleri de yerine getiren bir müessesedir, ancak bunlar ile "nicelik" üzerine aşırı yoğunlaşmanın onu "yüksek lise" ve "meslek hazırlık programı"na indirgeyeceği gözden uzak tutulmamalıdır.
Bunun önlenmesi için, üniversitenin yeniden "tanımlanması," "hedeflerinin" farklılaştırılması, "nitelik"in "nicelik"in önüne geçirilmesi ve "özerkliğin güçlendirilmesi" gereklidir.

Tarihî gelişim
Tarihî gelişim çizgisine bakıldığında Türkiye'deki üniversite algısının zikrettiğimiz kavramsallaştırmaya evrilmesi şaşırtıcı değildir. "Üniversite," Jacques Verger'in de vurguladığı gibi ortaçağın ürünü, ancak onun savunduğu gibi Avrupa'ya özgün olmayan bir kurumdur.
Bu, Antik Yunan akademileri, Bizans başkentindeki Pandidakterion, Çin ve Hindistan'daki eski eğitim müesseselerinin kapsamlı programlar ortaya koyamadıkları anlamına gelmez.
Buna karşılık "üniversite" şehirleşmenin ilerlediği, zenginleşen kültürel merkezlerde "bilgi"ye yönelik talep artışının ürünü, kurallarını belirleme alanında özerk, kararların öğrenci ve hocalar tarafından alındığı, kurumsal kişiliğe sahip ve "üniversel" karakterli bir kurum olarak onlardan farklılaşmıştır.
Batı ortaçağında Bologna, Coimbra, Salamanca, Salerno, Oxford benzeri şehirlerde kurulan üniversitelerin çoğu ilerleyen yıllarda Paris Üniversitesi'ni izleyerek teoloji, hukuk, tıp ve felsefe bölümlerinden oluşan kurumlara dönüşmüşlerdir.
Bu üniversitelerde öğrenci ve hocalar Osmanlı loncalarını andıran bir örgütlenme çerçevesinde faaliyet göstererek kurumlarının kurallarını belirlemişlerdir.
Bu dönemde üniversiteler aynı lisanda (Latince) eğitim yapmış, studium generale çerçevesinde her ülkeden öğrenci kabûl etmiş, ihtisas kazandırmak yerine tüm "bilgi"yi aktarmaya çalışmış, verdikleri dereceler her yerde geçerli olmuştur.
Modernlik ve Fransız İhtilâli sonrası gerçeklik "üniversite" üzerinde kapsamlı değişim yaratmıştır. Convention nationale tümü kapatılan yirmi üç "üniversite" yerine "ihtisas okulları" kurulmasını kararlaştırarak yeni bir dönemin başlangıç noktasını oluşturmuştur.
Napoleon tarafından hayata geçirilen bu karar bürokrasi kontrolündeki "yüksek eğitim" kurumlarının devlete sadık, ihtisas sahibi memurlar yetiştirecek yapılar biçiminde örgütlenmesi neticesini doğurmuştur. Bu uygulama merkezileşen "yeni devlet"in taleplerine verilen yaygın bir cevaptır. On dokuzuncu asır, Fransız modelini örnek almayan toplumlarda, örneğin Prusya'da da "meslek okulları"nın doğuş ve yükselişine tanıklık etmiştir. Bu dönemde Batı üniversitelerinde "özerklik" ve "üniversellik" fazlasıyla aşınmıştır. Ama oluşmuş olan "gelenek" köklü kurumları devlete karşı koruyan kalkan vazifesi görmüştür.

Medrese dönüşemeyince
İç kurallarını oluşturmada özerkliğe sahip, eğitimin büyük bölümünü aynı lisanda (Arapça) veren, dereceleri İslâm âleminde geçerli medreseler de Batı ortaçağının "üniversiteleri"ne benzemişler, ancak modern çağa uzanan süreçte onların geçirdiği dönüşümü yaşamamışlardır.
Bu tespit, özerklik alanı daha sınırlı olan Osmanlı medresesi için de geçerlidir. "Üniversite"nin tersine Osmanlı medresesi on altıncı asırdan itibaren kapsama alanını daraltmış, örneğin, felsefî eserleri programından çıkartmış, Gelibolulu Mustafa Âlî, Koçi Bey benzeri düşünürlerin vurguladığı gibi içine kapanmış, Darü't-tıb, Darü'lhendese benzeri "ihtisas medreseleri" ise sürdürülememiştir.
Medresenin gelişim çizgisi, on dokuzuncu asır Osmanlı idarecilerini Fransa örneği ile Avrupa'daki ihtisas okullarından etkilenen ve devlete memur yetiştirmeyi hedefleyen "mekâtib-i âliye" tesisine yöneltmiştir.
Kadastro ve gümrük görevlisinden, kaymakam ve askerî doktora ulaşan mesleklerde "memur yetiştiren" bu okullar "üniversite" geleneğine dayanmadıklarından, "üniversal" kurumlar olamamışlar ve devlet tarafından şekillendirilmişlerdir.
Darülfünûn da gelenek oluşturmasına imkân vermeyen kısa ömründe dolaylı yolla memuriyete hazırlayan ihtisas şubelerinin oluşturduğu bir yapı karakteri arz etmiştir.

Cumhuriyet sonrası
Cumhuriyet, meslek okulları, Darülfünûn ve ıslâhı için İkinci Meşrutiyet döneminde yoğun çaba harcanan medreselerden oluşan "yüksek eğitim" mirası devralmıştır. Medreseler devre dışı bırakılınca geri kalanlar rejimin "ideolojisini yeniden üreten" ve "devlete eleman yetiştiren" kurumlar olarak örgütlenmişlerdir. "Reform" olarak adlandırılan "1933 tasfiyesi" de bunu pekiştirmiştir. Yeni müesseseler, örneğin Ankara'da kurulan Hukuk Mektebi ve Yüksek Ziraat Enstitüsü de benzer amaçlara hizmeti hedeflemiştir. İstisnâ olduğu izlenimini veren Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ise Türk Tarih ve Dil tezlerinin geliştirilmesi düşünsel arka planının ürünüdür.
İstanbul ve Ankara üniversitelerinin değişik alanlarda parlak bilim insanları yetiştirmesine karşılık Türkiye'de yaratılan "gelenek" ağırlıklı biçimde "memur yetiştirme" ve "devlete hizmet" merkezli olmuştur. İlerleyen yıllarda bunlara, özel sektör genişlemesi ile hızlı nüfûs artışının doğurduğu, "iş piyasasına hazırlama" hedefi de eklenmiştir. Köklü Batı kurumlarını örnek alan vakıf üniversitelerinin kuruluşu farklılaşma yaratmış, ama bunların çoğunluğu da "işe hazırlama" genel eğilimine uymuştur.

Tanım ve hedef
Türkiye'de "üniversite"nin temel sorunu oluşan "gelenek" ve mevcut "kavramsallaştırma"dır. Dolayısıyla önümüzdeki mesele yeni bir tanım yapılması ve hedeflerin belirlenmesidir. Az sayıda vakıf üniversitesi bunu gerçekleştirmiştir. Ancak üniversiteleri kontrol eden siyaset ve bürokratik kurumların da önceliği "sayı artırma," "akademik yükselme koşulları," "ünvânlar" benzeri konulardan "tanım" ve "hedef belirleme"ye kaydırması ve devlet kontrolünü sınırlandırması gerekmektedir.
Büyük çapta kâğıt üzerinde kalan "araştırma üniversiteleri" girişiminin hayata geçirilmesi bu alanda atılacak ilk adım olabilir. Fakat gerçek bir dönüşümün gerçekleştirilebilmesi her şeyden önce "üniversite"nin işlevinin sadece "memur yetiştirme" ve "meslek kazandırma" olmadığının kabûlünü gerekli kılmaktadır.
BİZE ULAŞIN