İBRAHİM KALIN İBRAHİM KALIN

'Savaşın hesabını soramayanlar, barışın hesabını soruyor'

19 Ekim Pazartesi günü 34 kişinin teslim olmasıyla beraber Demokratik Açılım süreci yeni bir aşamaya girdi. Bu gün, son yılların en önemli milatlarından biri olarak tarihe geçecek. Bu sorunun çözülmesini isteyenler de, çözüme karşı çıkanlar da bu tarihi hatırlayacak.
Sorunun çözülmesini isteyenler açısından on, belki de yirmi yıl önce yaşanması gereken bir hadiseydi bu. Bu insanlar Türkiye'yi terk etmek zorunda kalmasa, Kuzey Irak'ı ve Mahmur kampını kendilerine on beş yıl boyunca yurt edinmese ve silaha sarılıp örgüt üyesi olmasaydı, bu sahnelerin hiçbiri yaşanmayacaktı. Yani olması gereken, "sıradan bir hadise" haline gelmesi gereken şey, bu insanların silahlarını bırakıp ülkeye dönmesidir. Demokratik açılım süreci bu normalleşmeyi sağlıyor.
Çözüme karşı çıkan muhalefet, elinden gelse bugünü "yas günü" ilan edecek. Dağdakiler inince şehitlerin kanı yerde kalıyormuş. Devlet teslim olanların onurunu kırmadan, aşağılamadan, dayak atmadan hukuki süreci işletince (TCK 221'i herkes okusun), teröristi teslim almıyor, ona teslim oluyormuş. Acaba öyle mi? Bu vatan, şehitlerin kanı sayesinde bölünmekten kurtuldu. Dağdakilerin silah bırakması vatanın bölünmesine mi yoksa birliğine mi katkı yapıyor? Muhalefetin mantığını anlamak zor. Eğer muhalefet devletin intikam almasını istiyorsa, orada da yanılıyor. Devlet intikam peşinde koşmaz.

Hesap sormak
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, dünkü basın toplantısında muhalefetin tepkisinin adını koydu: "Çeyrek asırdır savaşın hesabını soramayanlar, bugün adeta barışın hesabını sormaya kalkıyor." Daha dün "silah bıraksınlar, hepsini kucaklarız, gerekirse af da çıkartırız" diyen ve bunun için raporlar kaleme alan muhalefet, yine çark ediyor. Şimdi tam da dedikleri şey oluyor, yani teröristler silah bırakıp ülkeye geri dönüyor ama onlar yine tatmin olmuyor. Bu sefer "bunlar niye silah bırakıp döndü?" diyorlar. Silah bıraktırsan bir türlü, bıraktırmasan bir türlü.
Bu süreçte çözüme taraf olanlar ve karşı olanlar var. Bir de ne yaptığını bilmeyenler var. DTP, bu "kafası karışıklar" grubunun başını çekiyor. Pazartesi günü Habur Sınır Kapısı'ndaki teslim olayını bir gövde gösterisine dönüştürmek, gelenleri "barış elçisi" deyip kahramanlaştırmak DTP'nin siyaset tarzına aykırı değil. Ama bu süreç partilerin siyasi güdüleriyle yönetilebilir mi?
DTP'nin bu "barış elçilerini" Türkiye çapında bir turneye çıkartacağı söyleniyor. DTP'liler bunun ateşle oynamak manasına geldiğinin farkında mı acaba? Birileri bu "barış elçilerine" karşı çıksa, yolunu kesse ya da saldırsa DTP bunun sorumluluğunu üstlenecek mi?

DTP ne yapıyor?

Kendini Kürt sorununun hamisi ve sözcüsü olarak gören DTP, bu sorumluluğun gerektirdiği bir ağır başlılıkla hareket etmiyor. Tavırları dağ ile siyaset, örgüt ile parti, silahla sandık arasına sıkışmış bir acemiliği, aculluğu, hamlığı, kısacası bir "yaralı bilinci" ele veriyor. Bu kritik süreçte en fazla DTP'nin sakin ve olgun davranması gerekiyor. Ama ortalama vatandaşın sergilediği olgunluk dahi onların tavırlarında görünmüyor. DTP'nin aklı başındaki tabanı da liderlerinden daha makul ve duyarlı hareket ediyor. Dağdakilerin inmesine onlar da seviniyor ama hiçbirisi bu sevinç üzerinden bir yerlere, birilerine mesaj vermeye, selam çakmaya çalışmıyor. O yüzden çoğu pazartesi günü Silopi'de birkaç saat kaldıktan sonra evlerine, işlerine, normal hayatlarına döndü; tıpkı normal insanların yapması gerektiği gibi.
DTP'liler "bu kadarcık sevinmek hakkımız" diyor. Elbette hakları. Ama sadece onların değil hepimizin hakkı. Soru şu: Neye sevindiğimizi biliyor muyuz? Hepimizin sevinmesi gereken şey, derin bir toplumsal barış sürecinin başlamasıdır. Birileri kenara çekilip "gerilla dağdan indi ovada kahraman oldu" diye seviniyorsa ortada bir sorun var demektir. Ovaya indiyseniz, artık dağ kahramanlığından vazgeçeceksiniz demektir.
Türkiye'nin Kürt sorunu, Kürtlerin bundan sonra her yerde "ben varım, beni görün, beni fark edin, beni kabullenin..." diye bağırmasıyla çözülmeyecek. Kürt sorunu, Kürt, Türk, Çerkez, vs. kimlikleri geri plana çekildiği, flulaştığı, "sıradanlaştığı", hatta görülmez olduğu ve bunların yerine insan oluşumuzun temel değerleri öne çıktığı zaman çözülmeye başlayacak. Bir kimliği yok saymak ne kadar büyük bir hataysa, her şeyi o kimlik üzerine bina etmek de o kadar büyük bir hatadır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.