İBRAHİM KALIN İBRAHİM KALIN

2010'a girerken medeniyet halimiz

Romalı şair Ovid, "Ben burada bir barbarım çünkü beni kimse anlamıyor" demişti. Anlaşılmadığı için "barbar" kabul edilen kaç kişi vardır acaba? Anlaşılamadığı için taşlanan, yakılan, çarmıha gerilen... Medeniyet ve barbarlık, bir iletişim meselesinden ibaret değil. Medeniyetin ne olduğunu tayin eden esasa ilişkin de bir takım unsurlar var. 2009 yılını geride bırakırken medeniyet denen şeyin ne olduğu konusunda kafalar hala karışık.
Medeniyet bir yönüyle insanın tabiatla olan ilişkisine, bir yönüyle de diğer insanlarla olan ilişkisine atıfta bulunur. Medeniyet başlığı altında topladığımız bilim, sanat ve teknik beceri, tabiatın insan tarafından kullanılması sonucunda ortaya çıkar. Taşı, toprağı, madenleri, mineralleri kullanan insan alet edevat yapar, bina inşa eder, yol yapar, şehir kurar. Yaygın kullanımda bunların toplamına medeniyet denir. Fakat medeniyet, bu maddi unsurlardan mı ibaret?
Bazı düşünürler medeniyet kavramını anlamsız ve gereksiz bir soyutlama olarak görüyor. Onlara göre medeniyet diye bir şey yok; "medeni olmak" var. Medeni olmak, insanların sorunlarını kavgaya ve şiddete başvurmadan, akıl, barış ve uzlaşma yoluyla çözme becerisidir. Bu manada medeni olmak, herhangi bir ulusun yahut kültürün tekelinde değildir. Aklını ve vicdanını kullandıktan sonra bir Afrika kabilesi, Hiroşima'ya atom bombası atan ABD'den çok daha medeni olabilir.
Böyle düşünenler birden fazla medeniyetin olduğuna da karşı çıkıyor. Onlara göre tek bir medeniyet var. Bir tür insanlık medeniyeti. İslam, Batı, Hindu medeniyeti gibi ifadeler temelsiz. Bu yüzden "medeniyetler ittifakı" ifadesi sadece sürekli Huntington'ı hatırlattığı için değil, aynı zamanda kavramsal bir çelişkiye dayandığı için yanlış. (Ben birden fazla medeniyetin olduğunu düşünenlerdenim. Bunu bir başka yazıya bırakalım).

Medeniyet ve Sömürgecilik

Maddi ve teknolojik üstünlüğün medeniyet ölçütü olarak kullanılması, sömürgecilik tarihiyle paralel. 19. yüzyıl Avrupa sömürgeciliğinin formüle ettiği "medenileştirme misyonu" (vazife-i temeddün), Avrupa kolonyalizmine meşruiyet zemini sağlıyor ve batı ile batılı olmayanlar toplumlar arasındaki maddi ve teknik mesafeyi sürekli hale getiriyordu. Böylece medeniyet kavramı, Avrupa-merkezci tarih ve toplum anlayışının en somut ifadesi haline geldi. İngiliz sömürgeciliğinin en hayasız sözcüsü Rudyard Kipling, "Beyaz Adamın Yükü" şiirinde bunu anlatır.
Gandi'ye "Batı medeniyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sorulduğunda "İyi bir fikir olurdu" diye yanıt vermiş. İngiliz sömürgesi altında bir buçuk asır yaşayan Hindistan halkının batı ile medeniyet kelimelerini bir araya getirmesi herhalde beklenemezdi. Gandi nüktedan bir üslupla bu noktaya dikkat çekiyor. Üzerinden iki bez parçasından ibaret bir elbise ve elinde bir asayla duran Gandi, oyuncak bebek gibi süslenmiş İngiliz Kraliyet yetkilileri karşısında çok daha medeni duruyordu. 2009 yılını geride bırakırken dünyamız ne kadar medeni? Barbarlığın insanın özünde olduğunu söyleyen Hobbes'u, Nietzsche'yi ve Freud'u haklı çıkaran bir dönemde yaşıyoruz. Savaşlar, işgaller, şiddet, kavga, aldatmaca, yalan, riya, hayatımızın rutinleri haline geldi. Bu kadar sıradanlaşınca bunları artık normal karşılamaya başlıyoruz. "İnsan herhalde böyle bir varlık" diyoruz.

Ah İnsan...
Örneğin her saban milyonlarca kadının izlediği kadın programları. Çok matah bir şeymiş gibi Amerikan televizyonlarından esinlenen Türk kanalları her sabah insanların kirli çamaşırlarını ekrana taşıyor. Adam karısını aldatmış, karısı şuna saldırmış, baldızı buraya gitmiş, dayısı şunu yapmış... "Medeni araçları" kullanarak medeni olmayan her şeyi yüceltiyoruz. Modernitenin temel paradoksu bu.
Homo homini lupus. "İnsan insanın kurdudur". Hobbes, siyaset felsefesinin temeline bu tanımı koymuş ve şöyle demişti: Doğal hali içinde insan, ötekini yok etmek isteyen bir varlıktır. Bu yüzden insanlar aralarında bir anlaşma yaparlar; bazı arzu, talep ve özgürlüklerinden vazgeçer, karşılığında da güvenlik ve düzene kavuşurlar. Teorik olarak mantıklı değil mi?
Evet ama pratikte öyle değil. "Ey ahali gelin bir kontrat imzalayalım ve bütün zulmü, haksızlığı ortadan kaldıralım" demek yetmiyor. Türkiye'de bu ilkeleri -güya- güvence altına alan kanunlar var. Küresel düzeyde imzalanmış onlarca uluslararası belge, anlaşma, beyanname var. Ama bunların hiç biri "tek dişi kalmış canavar"ı ortadan kaldırmıyor. Zira canavar tek dişiyle yaşamaya devam ediyor.
Umarız 2010 medeniyete biraz daha yaklaştığımız bir yıl olur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN