NAZLI ILICAK

Ben mi darbeciyim!!!

Melih Aşık, 14 Eylül 1980'deki makalemden bir cümle almış ve beni "darbeci" ilân etmiş: "Otorite boşluğu doğmuştu, Türk Silâhlı Kuvvetleri doldurdu."
Oysa aynı makalede bakın neler söylemişim: "İşin kolayı, 'Biz dememiş miydik' diye sorumluluğu siyasi kadrolara yüklemek, konuşma ve kendilerini savunma hakkına sahip bulunmayan kimseleri yerden yere çalmaktır. Biz böyle yapmayacağız... Tam tersine, bugün onları müdafaa edeceğiz. Eğer demokrasinin bir an evvel geri gelmesini istiyorsak, siyasi kadronun ayakta kalmasına çalışmalıyız. Liderler kolay yetişmez... Politikacıların topyekûn tasfiyesi, Türk siyasi hayatında telâfisi imkânsız boşluklar yaratır."
Aşık, 16 Ekim 1980 tarihli yazıma da temas ediyor. Oradan da bir cümle almış: "12 Eylül, terörden bezen halkın, meşru müdafaaya geçtiği gündür." Peki o yazıda ana fikir ne? Yazımda, Evren'in, Diyarbakır'daki konuşmasında, halktan birinin kendisine eski partileri kastederek "Dört parti de olmasın Paşam" diye bağırmasından yola çıkıyorum ve şöyle diyorum: "Ekim 1979 seçimlerinde bu 4 partiye milyonlarca oy verilmiştir. Diyarbakır toplantısında şuuru gölgelenen kişinin sesine değil, sessiz çoğunluğun sesine kulak veriniz... Org. Evren, 'Kısa sürede ayrılmak zararlı olabilir' diyor. Aksine, 27 Mayıs ve 12 Mart'tan kısa süreni (12 Mart) daha başarılı olmuştur."
Görüldüğü gibi yazımın temelini, siyasi partilerin kapatılmaması ve kısa sürede askerlerin görevden ayrılması teşkil ediyor. Ama birkaç denge cümlesiyle, sansür aşılıyor.
Her yazımda, bir an önce seçimlerin yapılmasını ve siyasetçilere dokunmamak gerektiğini savundum. İşte bir örnek daha; Evren'in tencereyi pisleten politikacılardan bahsetmesi üzerine: "Herkes eleştirilebilir, politikacılar, basın mensupları... tıpkı bazı askerlerin eleştirilebileceği gibi. Memleketi bu hale sadece politikacılar getirmemiştir." (16 Ocak 1981)
31 Ocak 1981'de, basına uygulanan sansürü dolaylı bir dille anlatıp, okurlarıma mesaj veriyordum: "Olağanüstü dönemlerin acısını en çok basın mensupları çeker. Onlar her gün yazmak zorundadır. Halbuki kanun, Sıkıyönetim Komutanı'na sansür yetkisi vermiştir. Ayrıca bir de otosansür var. Arif Nihat Asya, 'Ay yoktu, yıldız yoktu, sansür edilmiş kapkara bir akşamdı' derken, sansürün basın için ışıksız bir geceden farkı olmadığını vurguluyor."
17 Şubat 1981 tarihli yazımda, üstü kapalı olarak, işkence iddialarını dile getirmiştim. Şöyle demiştim: "Türkiye'de her zaman işkence iddiaları seslendirilmiştir... Türkiye'de bugün işkence yapılıyor mu? Buna müspet veya menfi bir cevap veremeyiz... İlk defa Avrupa Konseyi, 'Türkiye'de işkence var' diyor. Demokrasinin askıya alınmasıyla birlikte, Avrupa, Türkiye'ye şüphe ile bakmakta, bu yüzden işkence iddialarını ciddiye almaktadır. Unutmayalım ki, demokrasi, bilhassa Avrupa'da en büyük güven belgesi, her kapıyı açan sihirli bir anahtardır."
17 Nisan 1981'deki yazımdan bir bölüm: "...Artık sıra, demokrasiye götüren adımları atmaya gelmiştir. Meselâ hâlâ tutuklu bulunan sanıkların salıverilmesi, ferahlatıcı bir gelişme olacaktır. DİSK ve MİSK sanıklarının, MHP ve MSP milletvekillerinin, TÖB-DER sanıklarının bırakılmaları, vicdanları rahatlatacaktır. İkinci önemli husus, toplu sözleşme düzenine geri dönülmesidir. 12 Eylül ihtilâli, işçinin kazanılmış haklarını elinden almak için yapılmamıştır. Ayrıca, 90 günlük gözaltında bulundurma halinin, örgütlü suçlar dışında, tek başına suç işleyenlere karşı da kullanılabilmesi tereddütler uyandırmaktadır."
25 Ekim 1981'de ise, siyasi partilerin kapatılması üzerine, Babıâli'de sadece Metin Toker ile ben bir eleştiri yazısı yazdım. Ve zaten bu yazımdan dolayı Tercüman gazetesi kapatıldı; ben de bilmem kaçıncı defa Sıkıyönetim'de ifadeye çağrıldım. Şöyle diyordum: "....Bugün sert rüzgârların önünde kalemimizi kamış gibi eğersek, yarın demokrasi geri geldiğinde hiçbir politikacıyı eleştirmek hakkına sahip olamayız. Demokrasiye adım adım yaklaşıyoruz diye sevinirken, bu sapma nasıl izah edilebilir? Siyasi partilerin suçu ne? O partileri milyonlarca seçmen büyütmüş, geliştirmiş, bugünkü durumlarına getirmiştir... Yazarlar her satırı düşünerek kaleme alıyor. Üslûbu yumuşatmak amacıyla, bazı denge cümlelerini makalelerinin içine serpiştiriyorlar. Sonra bir bakıyorsunuz, tenkitler çıkarılmış, geriye sadece denge cümleleri kalmış ve yazının mahiyeti değiştirilmiş."

***
Sanki bu son cümleyi, Melih Aşık'a ve yandaşı psikolojik harekâtçılara cevap teşkil etmek üzere yazmışım 1981'de. Tercüman, benim yazılarım dolayısıyla 3 defa kapatıldı ve 25 Ağustos 1981 tarihli yazım yüzünden de, 3 ay süreyle hapis cezasına mahkûm oldum. Ecevit, 12 Eylül döneminde yazdığı "Bir Ağıt Söylev" şiirini, "Özgürlük mücadelesini saygıyla izlediğim Sayın Nazlı Ilıcak'a" diye el yazısıyla bana ithaf etmişti. Demirel'in konuşma yasağı varken, onun görüşlerini, "Bir Bilen" adıyla ben sütunumda yayınladım. Daha sonra, Zincirbozan'dan gönderdiği mektuplardaki düşüncelerini gazetedeki sütunuma aldım ve kamuoyu ile paylaştım. Her türlü tehdide göğüs gererek. Ve 12 Eylül sürecindeki mücadelem dolayısıyla, Gazeteciler Cemiyeti, o yıl (1989) ihdas ettiği Basın Özgürlüğü ödülünü ilk defa bana verdi.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN