HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Yargıçlar, ordular, siyasetler

Andıç, e-muhtıra, belge derken bugün geldiğimiz noktada askerin sivil hayatla yargı üstünden kurulan ilişkisini sorguluyoruz. Yaşadığımız itiş kakışın altında yatan, bu hat üstünde toplanmış bulunan tarihsel iktidar ilişkisinin yeni bir çerçeveye oturtulup oturtulmayacağıdır. Kolay olmayan ama zorunlu bir iş olduğunu bilmek gerekiyor.

Bir anatomi dersi

Kolay değil. Çünkü 1950'ye kadar merkezi devlet otoritesiyle sivil denilen iktidar arasında bir erk zıtlaşması yoktu. İşler 1950'de değişti ve bunun görülmesiyle birlikte 1961 Anayasası yargıyla askeri otoriteyi Cumhurbaşkanı üstünden birbirine bağlamaya çalıştı.
Görünüşte kuvvetler ayrımı olacaktı ama kuvvetler arasındaki tarihsel güç ilişkisi gözetilecekti. Bunun için bir saadet zinciri kuruldu. Buna göre yargı yürütmeyi denetleyecekti. Yargı kurumunun başkanlarını Cumhurbaşkanı atayacaktı. Cumhurbaşkanı seçimi ordu tarafından gözetilecekti. Böylece askeri kontrol temin edilecekti.
İşin kötüsü 1965'ten sonra iş başına gelen sivil hükümetler de bu zinciri kabul etti. Başbakan Demirel bir akşam askerin baskısına dayanamayarak dönemin Genelkurmay Başkanı'na gidip onu cumhurbaşkanı olmaya "davet etti."

İki anayasa arasında
1982 Anayasası askerin devlet ve siyaset üstündeki etkisini büsbütün kurumsal hale getirdi. 1998 sonrasında bu yapının askerin istediği toplumsal denetimi sağlamaya yetmediği anlaşılınca bu defa çok daha dramatik bir yola girildi. Her fırsatta üstünde durmamız gereken ve siyasal ve demokratik kuram bakımından gerçekten çarpıcı bir adım atıldı. Abartmak ve daha da dramatik hale getirmek istemem ama ancak Carl Schmitt yaklaşımıyla açıklanacak bir biçimde askerle ittifak kurularak bu defa yargının yasama üstünde etkili olması sağlandı. 367 ile başlayan, kapatma davasıyla devam eden hadise budur.
Yol ayrımı
Şimdi bir yol ayrımına gelindiği anlaşılıyor. İktidar ilgili yasalarda yaptığı değişikliklerle askeri dışa kapalı tuttuğu alandan genel, sivil bir yargı alanına taşımak, çekmek istiyor. Bunun önemli olmadığını söylemek mümkün mü? Askeri çevrelerin bugüne kadarki şu tarihsel çizgiyi bırakmak istemeyeceği açık. Ne var ki, son belgenin akıllara getirdiği hiyerarşi dışı darbe, cunta girişimlerinden sonra sivil iktidar için başka yolun kalmadığı da açık. Bu baştan beri böyleydi, şimdi sadece belgeyle birlikte somut bir gerekçe oluşturuldu.
Bu bir yol ayrımı mıdır? Bana kalırsa bir yol birleşmesi, kavşak olması gerekir. Söz konusu olan eğer demokrasiyse ve Orgeneral Başbuğ'un sürekli olarak yinelediği "demokrasi dışı güçlerin orduda barınamayacağı" bir hakikatin işaretiyse o takdirde gerçek anlamda demokratikleşmek ve sivilleşmek anlamına gelen bu girişimin sonuçlanması gerekir. Doğrudan doğruya ordunun bu girişime sahip çıkması kendi istikameti ile tutarlı olacaktır.
Toplumsal dönüşüm zordur. Türkiye çok uzun yıllardır ihmal ettiği bir dönüşümü şimdi gerçekleştirmeye çalışıyor. Daha uzun bir süre sancıyla yaşayacağımız açık. Fakat önemli değil. Öyle görünüyor ki, orduyla sivil iktidar farklı şeyler söylüyor gibi görünse de demokrasi konusunda uzlaşıyor. Ortada orduyu siyasetin üstünde görmek isteyen küçük bir çevre olacaktır ama zaten bütün bu çaba da onları devre dışına çıkarmak ve kontrol altına almak olduğuna göre bu bir sorun değildir.
Bakalım kim söylediğine ne kadar sahip çıkacak...
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN