HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Air France kompleksi

Air France'ın düzensizlikleri bu defa da yakamı bırakmadı. Bundan iki ay kadar önce Küba'ya gidiyordum. Air France'ın en uygun uçuşu sağladığını belirttiler, onu tercih ettim. Gitmeden önce ilgilileri arayarak THY'den aldığım öncelik kartım olduğunu, sadece işlemler için iş sınıfı (business class) bankosunu kullanıp kullanamayacağımızı sordum. İzin verdiler. Daha sonra yoldaşım Nevzat'la birlikte uçağa bindiğimizde gözlerimize inanamadık. Eski mi eski bir uçağa, neredeyse 50 yıl önce Anadolu yollarında işleyen minibüslerde olduğu üzere balık istifi dizilmiş yolcular arasındaydık. Ne koltuklar arasında uygun mesafe, ne bir şey. Öylece geçirdik okyanus aşırı yolu.

Düzensizlik yazgısı

Dönüş daha bir felaketti. Uçak Havana'dan gelirken gecikti. Paris'e indiğimizde bize verilen 12.35 İstanbul seferini yakalamak için az da olsa bir vaktimiz vardı. Büyük bir vurdumduymazlıkla bizi bekletip akşam seferiyle göndereceklerini söylediler. Olmaz deyip, Nevzat'ın hızıyla sağda solda koşturup, kapılarda izin alıp öne geçerek uçağa girdik. Büyük bir lütuf yapılmış ve iş sınıfına yerleştirilmiştik. Müteşekkirdik. Bir mektup yazıp bütün bunları anlattım, çıt çıkmadı.
Bu defa Münih'ten Paris'e uçtum önce. Abdülhak Hamid'in ifadesiyle söyleyeyim, "eyvah uçağın hali, eyvah bizim halimiz." Bu uçaklar acaba artık dünyanın başka yerlerinde var mı, bilmem, herhalde vardır ki, AF de onları kullanıyor. Nihayet günü geldi, Paris'ten İstanbul'a uçacağım. Araca bindik. Gene öyle, dar, temizliği, düzeni özensiz bir uçak. Havalandırma bile bir acayip yerde falan. Önemli değil. Okuyup yazıyorum, bir şeye aldırdığım yok, sıkış tepiş gidiyoruz.

Yemekten cezaya kalmak

Derken yemek dağıtılmaya başlandı. Nedendir anlamadım, dağıtım oturduğum sıranın epey arkasında bir sıradan başladı. Bizim sıralara bir 20 dakika sonra tepsiler verilmeye başlandı.
Ben uçaklarda yemek yemem. Gene öyle yemeği almayacağım. Ama sıra bana gelince hostesleri bir telaş sardı, gidip gelmeler falan. Derken bir kadıncağız ağız kalabalığıyla bana yemek kalmadığını, iş sınıfına fazla yükleme yapıldığını, şudur budur anlatıyor, önüme içinde uydurma peynirler ve saire duran bir şeyi sürmeye çalışıyor. Dinleyip, "iyi de hanımefendi sonuç olarak ben yemek yiyemeyeceğim. Haydi benim önemim yok, zaten yemem ama bu sırada bir çocuk, bir yaşlı otursaydı ne olacaktı" dedim. Efendim ben gene uzun uzun Fransızcanın ne kadar müzikal bir lisan olduğunu dinledim. Sonra gittiler başkalarının yemeklerinden topladıkları birtakım malzemeleri getirdiler önüme koymaya çalıştılar, "yok" dedim "ben zaten yemiyorum ama 30 yıldır ilk kez karşılaştığım bu durumu protesto ediyorum."

Yapmak ya da yapmamak

Ben çok seyahat eden birisiyim, artık olabildiğince eksiltmeye çalışıyorum ama gene de epey bir seyahat. Her yere de yıllar yılıdır THY ile giderim. Son iki kez Lufthansa'ya bindim. İki havayolu da mükemmeldi. Lufthansa'nın dikkati, özeni bir yana, THY son yıllarda gecikmeleri ve bir ara kaldırdıktan sonra gene uyguladığı o çok berbat müzikleri dışında kusursuzdur. AF ise şunca deneyimden sonra itiraf edeyim ki bir facia. Bu Charles de Gaulle Havaalanı'nın halinden de anlaşılıyor. Niye böyle?
Çünkü küreselleşme diye bir gerçek var. Ona uyanlar başarıp kazanıyor. Benim son 25 yıldır sayısız defalar gidip kalıp geldiğim, bir dönem 65 yaşımdan sonra yerleşmeyi düşündüğüm Fransa ise bu açılıma kayıtsız. Fransa kendini hâlâ 19. yüzyılda sanıyor. Bu Türk Sezonu'nun açılışındaki laubalilikten de anlaşılıyordu. Komplekse kapılmaya hiç gerek yok. Türkiye son dönemlerde her işi onlardan çok daha iyi yapıyor. Yani AF kompleksinde değiliz. Avis'in şunca yıldır reklam dünyasında bir felsefe yaratmış, "Biz 2'nciyiz, daha çok çalışıyoruz" sloganını benimsedik ve başardık.
Bakalım şimdi uçakları peş peşe düşen AF ne yapacak, kendini değiştirecek, mesela onun başlangıcı anlamına gelecek biçimde, özür dilemenin erdemini gösterecek mi?
BİZE ULAŞIN