HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Üç tarz-ı demokrasi

Türkiye'de demokratikleşme neden acaba her defasında bazı "noktasal" düzenlemeler yapmakla sınırlı kalıyor? Demokrasi yaşayan bir organizma. Demokrasi, toplumla ve bireylerle ilgili. İnsana ve toplumsal gereksinimlerin yeni koşullar doğurması "demokratikleşme" yönünde bazı değişikliklere gitmeyi de zorluyor. Dünkü demokrasi tanımı ve o demokrasinin kurumsal yapısıyla bugünkü arasında sayısız fark var. Demokrasi gelişen bir şey. Yeni bir teknolojinin doğmasıyla ve onun getirdiği sonuçlarla birlikte demokrasi de dönüşüyor.

Devletçi demokrasi

Türkiye'deki demokrasi bu türden değil. Türkiye'de demokrasinin asal, temel özellikleri ve nitelikleri hakkında henüz farklı gruplar arasında bir uzlaşma yaratılamadı. Çünkü Batı toplumlarından farklı olarak Asyatik-despotik-dokunulmaz devlet geleneğinden (bu gelenek binlerce yıllıktır) gelen bir yapıda demokrasi, toplum ve insanlar arasındaki etkileşimi düzenleyen bir mekanizma olarak değil devleti topluma karşı koruyan bir araç olarak değerlendiriliyor.
Buna "devletçi demokrasi" diyorum.
Bu bir muhafazakârlık. Hangi kanattan gelirse gelsin öyle. Çünkü muhafazakârlığın klasik tanımında hiyerarşilerin ve geleneksel yapıların korunması yer alır. Türkiye'deki muhafazakârlık da öyledir, devleti korumayı bir öncelik olarak benimser. O nedenle de toplumdan gelen her türlü değişiklik talebine karşı çıkar.

Toplumcu demokrasi

Buna mukabil Türkiye'deki muhafazakârlığın ikinci koşulu veya kurucu öğesi olan din gelip bir çıkmaza girdi. Din kendini bireyler nezdinde daha geniş bir biçimde ifade edip bir yaşama biçimi olarak belirmek isteyince devletle çatıştı. Türk muhafazakârlığı o noktadan itibaren devletle zıtlaşmaya başladı ve onu dönüştürmenin aracı olarak demokrasiyi gördü.
Bu noktada işler karıştı. Bir yanda klasik devleti modern olduğu öne sürülen formu içinde korumak isteyen muhafazakâr gruplarla, diğer yanda devletin modern olduğu söylenen o formu dönüştürmek isteyen muhafazakârlar yer aldı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu pek örneği görülmüş bir şey olmadığı gibi muhafazakârlığın tanımını da yenileyen bir gelişme oldu.
Bu demokrasiye de "toplumcu demokrasi" diyorum. (Bunu "sosyal demokrasi" karşılığı kullanmadığımı hemen belirteyim.)

Bütüncül demokrasi

Peki demokrasi bu zıtlaşmanın içinde nerede?
Geçenlerde Baykal'ın getirdiği "HSYK'yi, vergi ve yönetimi, yargıyı özerkleştirelim" çağrısı bu bakımdan önemli. Nasıl olmasın? İnsanın ve bireyin daha özgür yaşamasına dönük demokratik taleplerde, devletin dönüştürülmesini öngören temel önermelerde direnen bir CHP şimdi diğer bir başka alanı dönüştürmek istiyor. Bu, devletçi demokrasinin ve kısmi demokrasinin bir işaretidir.
Öte yandan hükümet eğer bu talebi benimsemiyor fakat başka demokratik taleplerin üstüne gidiyorsa orada da sorun var, o tavır da gene toplumcu demokrasinin kısmiliğini işaret ediyor.
Sonuç olarak herkes kendi demokrasi hesabı içinde ise, ama demokrasinin hesabını yapan yoksa, demokrasi de yok demektir ve bu ne yazık ki çok ilkel bir durumdur. Türkiye "bölücülük" sözünü çok sever. O zaman ben de yeni bir kavram önereyim: demokrasi bölücülüğü!
Panzehiri ise tektir: bütüncül demokrasidir; yani devlet-toplum ilişkisinden hareket eden ve demokrasiyi devleti ve toplumu özgürleştirmenin ve özerkleştirmenin aracı olarak gören bir demokrasi.
Onu arıyoruz!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN