HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Kürt sorununu de Gaulle'le çözmek

Türkiye'de devlet şu veya bu nedenle Kürt sorununu çözmeye karar verdi ama karşısında en az o çözüm kadar önemli, çözümü sağlayacak veya engelleyecek bir ana mesele var: bu çözüm sürecinde devlet kimi muhatap alacak?
Türkiye bu sorunun yanıtı karşısında donup kalmış durumda. Şu ana kadar sivil bir zemin üstünde Kürt kimliğini kısmen DTP dışında yeterli bir güçle taşıyan herhangi bir Kürt odağı belirmediğinden ve devlet de Öcalan'ı muhatap almak istemediğinden iş yeniden başa dönüyor ve bir bilek güreşine dönüşüyor.
Ben de o aşamada şunu söylüyorum: Türkiye'de devletin mevcut sorunu halletmek için attığı adımlar önemlidir ama bundan sonrası söz konusu olduğunda bu adımlarla ilerlemek bir hayli güçtür.
Nedenini çarşamba günkü yazımda belirtmiştim ve demiştim ki, Türkiye'de devlet bugüne kadar yerleşik bazı odakları aracılığıyla bu konuda sürekli olarak meşru ve gayrimeşru şiddeti tahrik etti ve kullandı. Şimdi çözüm ve uzlaşma dediğinde karşısında gene o odakları bulacaktır. Dolayısıyla Kürt sorununu çözerken hükümet sadece Kürtleri ve kamuoyunu ikna etmeye çalışmayacak, ondan daha zoru olan devlete yerleşik o şiddet yanlısı ve "ben devletim" diyen kesimleri de aşmaya çalışacaktır.
Peki, bu çıkmaz veya kısıtlama aşılamaz mı?
Bu sorunun yanıtı kestirmeden bir evet veya hayır değildir, olmamalıdır. Çünkü bu sorunun yanıtı bize Türkiye'de siyasetin sınırları, mekaniği, kapasitesi konusunda çok önemli bazı sonuçlar üretecektir.

Siyasal irade demektir ki...
Şunu kabul ederek başlayalım. Devlet, Abdullah Öcalan'ı yargıladı, suçlu buldu ve mahkûm etti. Bu noktaya erişmiş birisini şimdi karşısına muhatap diye alması devletin varlık nedeni bakımından kendisi için neredeyse imkânsız denecek kadar zordur. Bir anlamda mantık dışı bile sayılabilir o muhakeme devlet anlayışı içinde bakılırsa.
Ne var ki, böyle bir akıl ancak devlet erki, çıplak devlet muhakemesi söz konusu olduğunda geçerlidir. Fakat modern dediğimiz bir düzen varsa eğer ve bu düzen devletin kontrolü ve sınırlandırılmasıdır. Onu da siyaset sağlar. Modern siyaset devlet erkini, şiddetini toplum lehine ve toplumdan aldığı irade doğrultusunda gerilettiği ölçüde işlevseldir. (Doğrudan devlete dönük olarak siyaset yapan kesimler de elbette o siyasal bünye içinde mevcuttur.)
Daha açık söyleyeyim: devlet siyasete, siyasal iradeye tabi oluyorsa ortada modernleşmiş ve toplumsallaşmış bir yönetsellik bulunmaktadır. Aksi halde hâlâ feodal mutlak-Tanrı devlet düzeni hâkimdir.
Türkiye'nin şimdi karar vermesi gereken soru şudur: 1990'larda olduğu gibi siyasal irade mi bürokratik-devletçi iradeye teslim olacaktır yoksa onlar mı siyasal-yönetsel iradeyi kabul edecektir? Eğer doğru olan, olması gereken yönetsel iradenin hâkimiyetiyse o takdirde siyasal irade, gerekiyorsa Öcalan konusunda ön alabilir, attığı adımı topluma anlatabilir, kabul ettirebilir.
Olay da, tarih de, koşullar da çok farklıdır. Fakat Cezayir sorununun çözümünde de Gaulle'ün yaptığı budur. General, kamuoyundan aldığı iradeyle verilmez denilen Cezayir'e bağımsızlığını vermiştir. Menfi duran çevreler de ona ve bu iradeye boyun eğmiştir.
Güç siyasal iradedir. Kürt sorunu çözülecekse siyaseten çözülecektir. Siyaset ise bütün iradi diğer meseleler gibi cesaretle ilgilidir. Bunu herkesten fazla bilmesi gereken hükümettir.
Gerisi siyasetin anlamını yitirmesidir, gerisi kaostur.
BİZE ULAŞIN