HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Askerin işi daha zor

Bülent Arınç 'olayı' bize ordu-sivil- siyaset ilişkisini yeniden düşündürüyor. Türkiye'de daha ziyade bu ilişkinin görünen yüzeyinden hareket edilmiştir bugüne kadar ve o kadarı bile eleştirilmiştir. Ordunun siyasete gereğinden fazla müdahil olduğu öne sürülmüş ve bu olgunun sona erdirilmesi istenmiştir. Bugünkü demokratik anayasa tartışmalarının en önemli nirengi noktalarından birisi budur ve bu bütünüyle haklı, doğru, geçerli bir taleptir.
Ne var ki, Ergenekon, intihar eden subaylar, bulunan bombalar, planlar, suikast girişimleri, darbe teşebbüsleri, cuntalaşmalar Türk siyasetindeki asker olgusunun sadece meşru zeminlerde siyasete müdahaleyle sınırlı olmadığını, bu ilişkinin daha derinlere inen köklerinin bugün de canlı bulunduğunu gözler önüne serdi, seriyor. Türkiye bu gerçekle boydan boya sarsılıyor.
Sivil siyaset iradesini, yargı yetkisini kullanarak olayların üstüne gidiyorken şu yukarıda saptadığım olaylar çerçevesinin iki noktadan bakarak yeniden yorumlanması gerektiği kanısındayım.
Birincisi, bütün değerlendirmelerimizde kullandığımız, adeta homojen, tek parça gibi duran 'ordu' veya 'askeriye' kavramı. Mevcut ve rahatsızlık veren olaylara bakınca bu tanımın veya yaklaşımın sorunlu olduğunu söylemek mümkün. Doğrudur, Genelkurmay Başkanlığı'nın Bülent Arınç olayında yaptığı açıklama yetersizdir, aydınlatıcı değildir, daha fazla sorun meydana getirmiştir. Ama acaba ordu veya askeriye bir bütün olarak bu hareketlerin içinde midir? Veya bu noktada bulunmayı istemekte midir?
Bu sorunun hayati olduğu kanısındayım. Çünkü elimizdeki bazı göstergeler tam tersi bir noktayı da işaret ediyor. Keşke öyle olsaydı ve ordu bir bütün olarak bu hareketlerin içinde eksiksiz, tam kadro, bütün komuta kademeleri itibariyle bulunsaydı; böyle diyebilseydik. O zaman tartışma çok daha kolay olacaktı. Oysa öyle anlaşılıyor ki, ordunun tamamı değil belirli bir bölümü bu hareketlerin içindedir.
Bu durum daha vahimdir. Nedeni, sadece orduyla sivil siyaset arasındaki bir zıtlaşmayı veya gerilimi değil ordunun kendi içindeki bazı dikenleri, pürüzleri de işaret etmesidir. Fakat gizlilik kültüründen gelmiş, dışarıya renk vermemeyi esas bilmiş ordu kendisinden kaynaklanan, doğan her türlü olayı şu veya bu biçimde sahiplenerek reddediyor, yok sayıyor, inkâr ediyor. O zaman da ordu bir bütün halinde olayın muhatabı oluyor.
Oysa farklı bir açıdan bakılırsa ne ordu üst kademesinin onayı olmaksızın Ergenekon soruşturması bugün bulunduğu noktaya gelebilirdi ne de bugün demokratikleşme açılımına MGK toplantılarından destek çıkardı. Demek ki, ortada daha vahim bir gelişme var.
İkincisi daha farklı bir değerlendirme: Bugün ordunun alt kademelerinde veya belirli kesimlerinde ortaya çıkan, Türkiye'deki dönüşüme, değişime, demokratikleşmeye dönük tepki yanlıştır ama şaşırtıcı değildir. Nedeni açık: Bu kadar hızlı ve kapsamlı bir dönüşüm toplumun bütün kanatları tarafından aynı şekilde ne anlaşılabilir ne de benimsenebilir. Bazı kesimlerin daha tepkili olması doğaldır. Hele değişim ideolojik bir plana intikal etmişse ordunun içinden gelen tepki kabul edilemez ama anlaşılabilir. Önümüzde duran tablo budur. Tarihsel olarak da böyledir. Genç kadrolar üst kademelerin 'uyumuna' her zaman karşı çıkmış, baş kaldırmıştır. Halaskâr Zabitan buydu, Talat Aydemir cuntası buydu, 1990'lardaki hengame buydu. Yani, tepki gelecektir, siviller, siyasetçiler hatta askerler bunu bilerek, ön tedbirleri alarak hareket etmek zorundadır.
Karşımızda neresinden bakılırsa bakılsın dağ gibi bir sorun duruyor. Askerin işi sivillerinkinden daha kolay değil ama onu büsbütün güçleştirmemek de gene onların bileceği bir şey.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.