HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Ordunun yeni pozisyonu-1 Dış siyaset ve ordu

Türkiye'de şu son bir yıldır yaşanan olayların ağırlık noktasını demokratikleşme meydana getiriyor ve şurası muhakkak ki, demokratikleşme sadece Kürt açılımından ibaret değil. Alevilerin yeni talepleri, bir miktar gerilemiş gibi görünen Müslüman talepleri bir yana, demokratikleşmenin belkemiğini asıl Ergenekon diye özetlenen genel oluşum meydana getiriyor. Ergenekon ise orduyla sivil ilişkilerin yeni bir raya oturtulması demek.
Daha önce de yazdığım gibi, Ergenekon yüzeyde görülen ordu sivil ilişkilerini değil karanlık, kapalı, gizli olanını kapsıyor. Bu bakımdan da ordunun Ergenekon girişimine ne kertede destek verdiği başlı başına bir sorusorun değil. Hele şu son atılan adımlar bunu büsbütün ortaya koyuyor ama benim o oluşum içinde ilgimi çeken sivil ve yargı girişimleri değil. O zaten yapması gerekeni yapıyor. Daha dikkate değer olanı ordunun eğilimleri.
Bana öyle geliyor ki, her ne kadar ordu içi dengeler, ordu içi disiplin ve kontrol zorunluluğu, ordu içi kültür göz önünde tutulduğunda başlangıçta bazı tepkiler, engellemelerle karşılaşsa da sürdürülen aramalara ve o doğrultuda ortaya çıkan girişimlere ordu üst kademesinin ciddi bir desteği vardır.
Orgeneral Başbuğ'un Bülent Arınç olayında ortaya çıkanlarla ilgili olarak ilk açıklamasından sonra dönüp 'belki bazı soruları yanıtlayamamış olabiliriz' demesi bile farklı bir hassasiyetin yansımasıdır.
Eğer bu muhakeme doğruysa demektir ki, ordunun yüksek kademeleri de (kuşkusuz kendilerine ve ideolojilerine dönük bazı duyarlılıklarla birlikte) belirgin bir demokratikleşme, belirgin bir hiyerarşik kontrol, belirgin bir disiplin arzulamaktadır. Yani Ergenekonun arkasındaki siyasi iradeyle ordu arasında ciddi bir kopukluk şu dönemde yoktur demeye gelir bütün bunlar.
Peki, böylesi bir pozisyon nereden kaynaklanıyor? Nedir orduyu bu çizgiye iten?
Türkiye'nin orduyla olan ilişkisini dış politikasından bağımsız olarak düşünmek yakın dönem tarihini iyi bilenler için adeta olanaksızdır. Tam tersine dış politikada ortaya çıkan gelişmeler iç politikadaki ordu-siyaset ilişkisini derinden etkiler. 1950-60 arasında da 1965-71 arasında da, 1983 sonrasında da bu böyledir. Bu temel gerçeğin kabulü son dönemde aynı dinamiklerin bir kez daha işlediğini ortaya koyuyor.
Son birkaç yılın Türkiye dış politikası bakımından en önemli gelişmesi Türkiye'nin Orta Doğu'ya yeni bir anlayışla girmesidir. Bu çok önemli bir faktördür. Türkiye bazen neo-Osmanlılık, bazen emperyal denen bazı mülahazalarla ama hiç kuşku yok ki, Amerika'yla ilişkilerini kurarak OD'ya yerleşiyor.
Haydi, yerleşiyor demeyelim de o bölgenin en önemli aktörü haline geliyor. Bu çok karmaşık bir denklemdir. Musul'dan Kerkük'ten, yani Kuzey Kürdistan'dan Suriye'ye İran'a kadar uzanmaktadır. Bu uğurda Türkiye Arap dünyasının desteğini kazanmak için İsrail'le çatışmaktan, karşı karşıya gelmekten de kaçınmamıştır.
Böyle bir yaklaşım ve model bazı noktalarda askerle, onun tarihsel plan ve tezleriyle bazı noktalarda sürtüşse bile, en sonunda uzlaşır. O bir yana, dünyanın hiçbir ülkesi güvenlik sorunlarını denetim altına almadan, askeriyle uzlaşmadan, ordunun desteğini sağlamadan böyle bir girişime kalkışmaz.
Bütün bunlara bakarak bugün orduyla hükümet arasında bu siyaset ekseninden başlayarak gelişen bir uzlaşma olduğunu öne sürmek hiç de yanlış olmaz.
Amerika da bu denklemin içindedir ve belki de onun belirleyiciliği bu denklemin sabit elemanıdır.
Şimdi soru şu: Böyle bir yakınlaşma ve denklemin orduya kuvvet kazandıran dengesi onun iç siyasette daha hâkim hale gelmesine mi, yoksa daha geride durmasına, arka planda kalmasına mı yol açacaktır? İkinci yazıda onu ele alacağım.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.