HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Paskalya'da bir madam

Attilâ İlhan'ın, zekâsının, kültürünün, canlılığının doruğundayken, Türkçenin gelmiş geçmiş en büyük yazıcılarından birisi olduğunu kanıtlayan muazzam bir üslupla yazıp sonra Faşizmin Ayak Sesleri isimli, bana göre en güzel kitabına dahil ettiği makalelerinden birisi aklımda yanlış kalmadıysa "Paskalya'dan Sonra..." başlığını taşır. O yazıdan bir önceki veya sonraki de "Gözün Aydın Oiselet" dir. İzmir'de yayımlanan Demokrat İzmir'de çıkan yazılar 1960'larda yazılmıştır ve Fransız solunu irdeler.
Pazartesi günü Paskalya tatili vardı ve Paris'in her zaman en kalabalık semti St. Germain'in benden başka kimsenin bulunmadığı sokaklarında yürüyüp iki hafta önceki yerel seçimlerin duvarlarda henüz duran afişlerine bakarken bu yazıları hatırlamamak olanaksızdı. Bir kentin kapıları kapalı, ışıkları yanmayan mağazaları sadece insanın içindeki ıssızlık duygusunu büyütür. Paris'te bu duygudan kurtulmanın aracı kahvelerdir. Onlar bile boştu. Ama bir kahve içeyim diye oturduğumda, orta yaşlı, çok şık, çok güzel takıları olan bir kadın gelip elindeki dergileri yandaki masanın üstüne fırlatarak selamsız sabahsız "memleketin hali"nden konuşmaya başlayınca yanılmadığımı anladım.
Daha öğlen olmamışken bir "cassis" söyleyen madamın anlattıklarının pek yeni bir yanı yoktu. O da geldiğimden beri karşılaştığım herkes gibi sosyal devletin çöküşünden, küreselleşmenin getirdiği "yıkım"dan bahsediyordu. Sarkozy gelmiş, bir "komedyen" gibi ortalığa çıkmış, zavallı bir adam olarak da sonuna doğru ilerliyordu. Son yerel seçimleri kaybetmiş, % 27'ye falan gerilemişti. Kadıncağız Fransa'nın "çöküşü" ne tanıklık ettiği için acı çekiyordu. Dünyaya devrimler, teoriler, yazarlar armağan etmiş Fransa can çekişiyordu...
Sarkozy'den yakınmak adeta bir moda şimdi. Fakat Fransa tarihinin en büyük ayıplarından birisi olarak gördüğüm bu Cumhurbaşkanını ben seçmedim. Üstelik, 2002'de de eğer sol kan ağlayarak gidip sağcı Chirac'a oy vermeseydi düpedüz faşist Le Pen cumhurbaşkanı olacaktı. Şunca göçmenin yaşadığı Fransa, Sarkozy'ye bu karanlık noktadan geçerek geldi. Neydi bunu yaratan?
Bu bir dönem. Neo-liberalizmin, kapitalist küreselleşmenin, Yeni Sağ politikaların, minimal devlet arayışının, milliyetçiliğe dönüşen kimlik siyasetinin bir sonucu. 1979'da başlayan büyük dalganın Merkel, Berlusconi, Putin, Bush üstünden gelip Fransa'ya vurmasıdır bu. Oysa bu dalganın ilk döneminde 1980'lerde Fransa Mitterrand ve solla kendisine özgü bir çıkış yakalamıştı. Kullanamadı. Dünya finans kapitali bu ülkeyi ezmeye başladı. Şimdi herkesin, bizim kahvedeki madamın da çok yakındığı çöküş, bu kervana yeterince ayak uyduramamaktan kaynaklandı. Sarkozy'yi o berbat düzene ayak uydurmanın bir çaresi olarak seçti Fransız halkı.
Ama şikâyetin hemen bir sonuç doğuracağı kanısında değilim. Gerekçem açık. Şimdi İngiltere bal gibi sağcı politikalar uygulayan İşçi Partisi adına bile tahammül edemeyip Muhafazakâr Parti'yi iş başına getirmeye hazırlanıyor. Berlusconi iki hafta önce yapılan seçimlerde gene sildi süpürdü. Fransa geleneksel sol duyarlılığıyla belki bu gidişe farklı bir yön verecek ama daha epey zaman var seçimlere. Üstelik sol, şimdi karısı Carla Bruni'yle de arasından kara kediler geçen, Sarkozy'nin karşısına kimseleri bulup çıkaramıyor.
Madam benim Türkiye'den geldiğimi öğrenince hakkımızda epey güzel şeyler söyledi. Nezaketen benim de öyle laflar etmem gerekirdi ama biraz Paskalya tatiline kızdığım ama asıl Sarkozy'yi seçtikleri için affetmediğim Fransa hakkında şu yukarıda yazdıklarımı söyleyip, "öyle dersiniz ama bir daha seçersiniz" deyip, masadan kalktım.
Madam beni unutmayacaktır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN