HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Kürtçe ve demokrasi

İç içe geçtiğinden biraz ayıklamak ve Kürtçe ile ilgili taleplerle özerklik beklentisini birbirinden enikonu ayırmak gerekiyor. Birincisi daha özel bir taleptir, kültürel bir hakkın toplumsallaştırılmasını istemektir. Bu meyanda Meclis'te Kürtçe konuşmanın o dilin "bilinmeyen bir dil" olmadığını göstermek dışında hiçbir anlamı yoktur ve bu şekilde devam edilirse ciddi gerilimlere yol açacaktır. Ama özerklik arayışı daha geniş, daha ciddi, Türkiye'nin imzaladığı uluslararası belgelerle temeli hazırlanmış bir "mesele" olduğunu bilmek gerekir.
Bununla birlikte dil meselesine farklı bir yaklaşımla eğilmek mümkün. Bugün onu yapalım.
Türkiye'nin mevcut siyasal yapısı ulus devlettir. Gene bugünkü ulus devlet tek/birleşik (üniter) devlet modeline dayalıdır. Türkiye'de mevcut anayasa hükümleri gereğince anadil ve resmi dil bellidir ve aynıdır: Türkçe. Ne var ki, bizde geçerli olan model yeryüzünde kullanılabilecek tek ulus devlet modeli değildir. Birbirinden değişik modeller mevcuttur ve bunların arasında bölgesel, yerel dillere "özerklik" veren, resmi dilin yanında, çeşitli düzeylerde ikinci bir dili benimseyen ve kabul eden uygulamalar da yer almaktadır.
Öylesi bir model değişikliğine gidilir mi? Bu hemen bir gecede, talep edildiği için ve sadece onu talep edenlerin iradesiyle oluşturulacak bir sonuç değildir. Tekçi görüşlerle çoğulcu görüşler bir uzlaşma noktasında kesişmeden öyle bir sonucun elde edilmesi imkânsız değildir ama pahalıdır ve güçtür.
O tür bir sorunu aşmanın yolu öncelikle demokrasi anlayışını yenilemekten geçiyor. Bir 20. yüzyıl modeli olan ve çoğulcu bir öze sahip, özünde çoğullukla ilgili nitelikler taşıyan demokrasi çok şaşırtıcı bir biçimde uygulanırken bir ulus-üniter devlet sistematiği olarak biçimlendi. Çokluğu değil tekliği kendi içinde düzenlemek maksadıyla kullanıldı. Ama 1989 sonrasında yetersizlikleri anlaşılarak bu model zorlanmaya başlandı. Bugün radikal demokrasi, kozmopolitan demokrasi gibi öneriler ulus devlet yapısının çok ötesinde bazı düzenlemeleri öngörüyor. Çoğulculuk bile tek başına açıklayıcı bir kavram sayılmıyor. İkiliklerin zorunluluğunu öngören güreşmeci (agonistik) demokrasi bir yeni tanım ve yapı örneğin. Veya hoşgörü kavramı artık eski gücüne sahip değil.
Türkiye'nin konuyu bu açılardan ele alması gerek. Kabul edelim ki, Türkiye'nin sorunu sadece üniter-ulus devlet değil. Olamaz da. Yanlışları vardır, eksiktir ama ulus devlet öyle tarihin bağırsaklarına gitmiş bir model değildir. Hâlâ geçerlidir. Sorun 19. Yüzyıl ulus devlet anlayışıyladır, kendisini yenileyemeyen ulus devlettir. Bizim sorunumuz da odur/budur. Türkiye dünyadaki çok önemli ve hızlı bir değişime çok katı, çok kaba, çok eski, çok merkeziyetçi bir anlayışla yakalandı. Şunu da belirteyim ki, Kürt ve çok küçük bir oranda da kadın hareketi olmasaydı Türkiye bu konulara bugün olduğu ölçülerde de yakın olamazdı.
Şimdi Türkiye'nin korkularını bir tarafa bırakıp, elindeki modeli tek geçerli yol saymayıp, "bölünmek", "dış mihraklar" gibi safsatalardan arınıp Kürtçeyi yeni bir demokrasi anlayışının içinden görmesi gerekiyor.
Talep üretenlerin de bunu yeni bir milliyetçi hareket olarak değil demokrasinin bir ileri aşaması olarak biçimlendirmesi şart. O yönlerden bakınca yolların da imkânların da zenginliği bir gerçek. Hele sorun ikinci bir dilin kültürel hatta tanımlanacak bir çerçeve içinde resmi planda kullanılmasıysa haydi haydi zengindir.
Yani Kürtçe değildir sorun; sorun, yeni bir demokrasi anlayışıdır. Kürtçenin kullanılmasını istemekten ürkmeyelim. Bunu demokrasiyi genişletecek, derinleştirecek bir büyük fırsat olarak görelim.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.