HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Beden, ölüm ve devlet

Açlık Grevleri-2

Üç noktaya değineceğim.
Birincisi, BDP milletvekillerinin açlık grevine katılmasını doğru bulmuyorum. Çarşamba yazımda da belirttiğim gibi, açlık grevi anlaşılır bir siyasi şiddettir. Siyasal şiddet politikanın bittiği yerde başlar. Oysa politikacının, hele parlamentoda bir kitleyi temsil eden politikacının, eylemini şiddetle somutlaştırması değil, siyasetle bütünleştirmesi gerekir. Politika konuşmaktır ve sözdür. Söz asla bitmez. Daima kendini üretir.
Milletvekillerinden grevin, ama şöyle ama böyle, aşılması için edip eylemesi beklenir. Onlara düşen budur. Yoksa greve girerek apolitik durumun somutlaşmasına katkıda bulunmak soyut manadaki ve mertebedeki devletin istediği bir kısıtlamayı üstlenmek anlamına gelir. Daha açık söyleyeyim her iktidar apolitik bir siyaseti tercih eder. Hele devlete hükmedilen halde büsbütün öyledir.
Öyledir çünkü devlet gene doğası gereğince siyaset dışıdır. Siyaseten ele geçirilir ama devlet siyasal tercihini kendi aygıtının en güçlü halde olması üstüne kurar. Bu da siyaset üstünde/ dışında kalması anlamına gelir. Ayrıca devlet maksimum iktidardır. Devlet üstünden siyaset yapmak iktidar üstünden siyaset yapmak anlamına gelir. Bu siyaset değildir. Hegemonyadır. Bu bakımdan devlete atfen siyaset yapanlar apolitik bir siyaseti tercih eder. İktidar böylelikle muhalefetten uzak kalacaktır. Çünkü siyaset muhalefettir ve devletin eleştirilmesini öncelikle içerir. Apolitik pozisyonu savunmak ve onu bir eylemle somutlaştırmak işte o devlet tercihine katkı sağlamak demektir.

***

İkincisi şu: diyelim ki böyle bir durum hasıl oldu ve en nihayet BDP milletvekilleri de açlık grevine girdi. Devlet, tekrar edeyim çarşamba günü söylediklerimi, bu hale sonuna kadar gözünü kapayamaz. Ortada habeas corpus diye bir kavram var. Bırakın modern hukuku 13-14. yüzyıldan beri geçerli bu kavram kimsenin keyfi tutuklanamayacağını, tutuklamanın kalıcı olamayacağını, şahsın mutlaka muhakemesi gerektiğini öngörür.
Nedeni çok açık: tutuklama bir kayba delalet eder. Mahkemeye çıkarılarak şahsın mevcudiyeti, bedeninin bütünlüğü kanıtlanır. Bir lütuf değildir bu; devletin yükümlülüğüdür. Beden sadece devletin değildir; sadece şahsın da değildir. Devletin benim dediği yerde beden sahibine, şahsa aittir. Şahsın benimdir dediği yerde devlet devreye girer. Beden bir iktidar ve çatışma alanıdır. Kimsenin mutlak hâkimiyetinin olmadığı bir zemindir. Beden toplumsal, aynı zamanda hukuksal bir varlıktır.
Bu şartlar altında, devlet, öyle istiyor diye, sahibinin bedenine dönük her türden muamelesini kabul etmez. Ama açlık grevi çok özel bir durumdur. Çünkü politik bir alandır ve politik alana devlet o derecede doğrudan müdahale hakkına sahip değildir. O türden bir müdahalenin ancak çok incelikli biçimde yapılması gerekir. Yani ölüme müsaade ne kadar zorsa siyasal eylemi/ ölümü zor kullanarak engellemek de o derecede zordur.
***

Söyleyeceğim üçüncü şey de bu noktada başlıyor. Bu noktaya erişmiş bir gerilimi, politik çatışmayı devlet sadece şiddet veya zor kullanarak aşamaz. Böylesine büyük bir kalkışmanın siyasal meşruiyet sınırları içinde halledilmesi gerekir. Öyle olunca Türkiye'de siyasal iktidar, arkasında ne büyüklükte bir çoğunluk ve destek bulunursa bulunsun, bu düzeydeki bir kalkışmayla bu yöntemi kullanarak başa çıkamaz. Herhangi bir kayıp her alanda, her planda Türkiye'nin kontrol edemeyeceği yeni sorunlar üretir.
Demektir ki, eğer bu meselenin bileşke noktası Kürt sorunuysa bu konu yepyeni bir dönemeç almıştır ve bundan sonra bugüne kadar olduğundan daha farklı bir yaklaşımı gereksinmektedir.
Geç olmadan!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN