HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Beyoğlu’nda gezmezsin...

Sözüm söz, bahsettiğim nostalji konusunu bambaşka ve hayli çarpıcı olduğunu düşündüğüm bir noktaya getireceğim ama Beyoğlu hakkında Çınar Oskay'ın yayını devam edince ve Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan önemli tespitlerde bulununca konuya buradan devam etmek zorunlu oldu.
Demircan, Beyoğlu için 150 milyon dolar harcandığını belirtiyor.
Bölgenin genişlediğini, her köşesine canlılık geldiğini ve hepsinden önemlisi semtin yeni bir ruha kavuştuğunu, yeni bir insan coğrafyasına açıldığını belirtiyor. Altyapının çağdaşlaştırıldığını vurguluyor. Örneğin, Tarlabaşı dönüşümünün bugünkü temel ihtiyaçlara cevap verecek şekilde hazırlandığını işaret ediyor. Semtin diğer önemli mahallelerinde meydana gelen tüketim alışkanlıklarının Beyoğlu'na taşınması gerektiğini ise döne döne vurguluyor.
***
İmdi... Bundan bir süre önce bir yazı yazıp Beyoğlu'nda önemli bir dönüşüm yaşandığını söylemiştim. Bu bir tür soylulaştırmaydı.
Bu yazı çok tartışma uyandırdı. O zaman semti bir tür 'underground' olarak kullanmak isteyen çevreler tepki gösterdiler.
Beyoğlu'ndaki kozmopolit, eğlenceye dönük, yeraltı hayatının yitirilmesi karşısında bu soylulaştırmaya karşı çıktılar.
Haklı oldukları noktalar elbette var.
Eğer soylulaştırma bir tür 'iz, tarih ve bellek silme' işlemiyse ve 'kent demokrasisi' bakımından taşınamaz boyutlar içeriyorsa hadise bir 'sermaye çatışmasına' döner.
Orada da kimin haklı olduğu bellidir. Ama dönüştürüm bir temel ihtiyaçtan karşılanıyorsa onu da yerine oturtmak gerek.
Peki, o dönemde bana tepki gösterenler şimdi neyi arıyor, neden yakınıyor? Beyoğlu bugünkü haline soylulaştırıldığı için mi geldi? Tersine, Demircan belirtiyor, bir tarihte benim gibi Kaktüs Bar'ın müdavimi olup oradan çıkmayanlar Karaköy'e indiler. (Ben Karaköy'e gidenlerden değilim.) Kalanlar bir süre Beyoğlu'nu kullandılar. Ama daha sonraki gelişmelerle bu defa onlar da Beyoğlu'na sırt döndüler.
O gelişmeleri, 'karideslerin kafalarını emen' internet kullanma becerisi güçlü yemek yazarı hayli Oryantalist bir şekilde açıklıyor, 'Orta Asya'da bir yerlere benzemiş' diyor. Bilmem, belki Ortadoğu demek istiyor. Her neyse... Önemli olan Beyoğlu'nun Arap ve Suriye ağırlıklı bir nüfus ile yüklenmesi.
Yerleşik nüfus da bu oluşumu kabul etmiyor. Peki, 'soylulaştırmaya' karşı çıkıldı, anladım, şimdi neye karşı çıkılıyor?
***
Bu şartlara bakıp 'Beyoğlu bitti' kavramından ne anlayacağız? Ben de Beyoğlu'ndaki 'röper' noktalarının kalmasını istiyorum. Çocuk yaşımda gittiğim Markiz'in aynen öyle kalmasını, korunmasını dilerim, Kaktüs'ün ben ölene kadar ayakta kalmasını umardım, Degüstasyon çalışsın, Baylan yerinde dursun diye beklerdim. Ama olmadı.
Olmuyor! Zamanın ve tarihin bir dinamiği var.
Her şeyi önüne katıp sürüyor.
Bütün bunlar dönüp dolaşıp beni o yitik bellek tartışmasına getiriyor. Ama iddiam o ki, biz olan bir belleği değil olmayan bir belleği yitirdiğimiz için bu tartışmayı yaşıyoruz.
Yitirdiğimiz nedir ütopya mı derseniz gene tam tersini söylerim bizim ütopyamız tam da bu yitirdiğimizdir yani yitirişi ütopya olarak görüyoruz. Yani, yitiriş duygusunu kaybedersek ütopyamızdan olacağız.
Bu nedenle de İstanbul'u, o arada da Beyoğlu'nu diyelim, hafıza mekânı olarak değil hayal mekânı olarak tanımlıyorum.
Öyle değil mi, u-topya antik Yunancada 'yok yer' demektir. Bizim ütopyamız işte o yok yerlere dayanıyor. Herkes olmayan, yaşamadığı, görmediği bir yok-İstanbul hayaliyle ağlıyor. Bir melankoli mi bu bir yas mı ve kökenleri nerelerde.
Emin olun açıklayacağım!...
BİZE ULAŞIN