AYŞE ÖZYILMAZEL AYŞE ÖZYILMAZEL

Antalya'dan denizli güneşli notlar

Geçen hafta sonunu Antalya'da geçirdim, e hal böyleyken kafamdan bir sürü şey de geçirdim.
Rus erkekleri ve slip mayo... Sanırım plajda görebileceğimiz en berbat görüntü. Bu ne iddia? Bir de popolarını yakmak için slip mayoyu içe kıvırmıyorlar mı, tam tatillere şenlik.
Rus kadınları ve bacak... Onlardaki bacaksa bizdeki ne? Onlardaki vücutsa bizdeki ne? Tatil hakkımı Rus kadınlarının yanı başında kullanmak istemiyorum arkadaş.
Antalya'daki oteller öyle büyük ki, sinirimi bozuyor. Mesela kaldığımız otelde, odadan sahile yürümek otuz sekiz dakika. Git git git bitmez mi, ya odada kendimi unutsam geri dönüp almam.
Açık söyleyeyim, açık büfeler bana göre değil. Yemek almaya utanıyorum. Elim gitmiyor. Elimde tabakla aç kediler gibi sıra beklemekten hoşlanmıyorum.
O kadar çeşit gıdayı bir arada görmek istemiyorum. Sonra uzun uzun düşünüyorum; kalan yemekler ne oluyor, bu yemekler nasıl hazırlanıyor, insanın iştahına yenik düşmesi nasıl da garip bir fotoğraf ortaya koyuyor vesaire vesaire... Yani açık büfe bünyeme çile.
Kaldığım otelin sahilinde balık terapisi vardı. Valla balıkların adını beş kere sordum beşinde de unuttum, aklımda kalmadı. Özetle şöyle, bunlar şifalı balık sevgili okurlar.
Ellerini ve ayaklarını küçük akvaryumların içine koyuyorsun. O mini mini balıklar geliyor elini ayağını sarıyor, öper gibi bir şey yapıyorlar.
Sonra ne oluyor? Gıdıklanıyorsun, dediklerine göre "ölü derilerinden arınıyorsun", gerçekten öyle mi bilmiyorum ama balıkların bana dokunmasını önce ürpertici sonra da pek hoş bir deneyim olarak hissettim.
Tatilde aktivitecanlığa soyunan vatandaşları anlayamıyorum. Sen bütün yıl markete bile arabayla git, poponu kaldırma, üç günlük tatilde içine kurt kaçsın.
Bırak beni kardeşim, tatildeyim ve malak gibi yatmak istiyorum. Başka hiçbir amacım yok.
Cep telefonları tatilimizi de esir almış. Günün, güneşin, denizin, kumun, arkadaşların tadını çıkaracağımıza cep telefonuyla sağı solu, kendimizi, yanımızdakini fotoğraflamakla zaman kaybediyoruz.
Yahu sen önce bir yaşa, sonra yalandan mutluluk pozlarını verirsin kardeşim. Şipşaklama hastalığına mı yakalandık ne. Ya da yaşadığımız anlar artık bize sıkıcı mı geliyor acaba? Başkalarına "bakııın biz ne yapıyoruz" demeden yaptığımızın anlamı mı kalmıyor?
Temmuz ayındayız ve sıcak. Bunda şaşılacak bir şey yok ama Antalya çok sıcak çok. Akşamüstü dörtten önce otelden çıkılmıyor. Bodrum'un havasını, Alaçatı'nın rüzgârını seveyim.
Erkeklerde slip mayo ne kadar iticiyse kadınlarda da mayokiniyi ve doldu topuk terlikleri o kadar itici buluyorum.
Bir kere daha karar verdim; Antalya'nın denizi bana göre değil. Dalgası, tuzu, sıcaklığı beni hiç çekmiyor. Yüzülmüyor, cuppp atlama hissi yaratmıyor.
İnsan en çok yaz akşamüstlerinde âşık olmak istiyor. Sabahları alışıyorsun, öğlen sıcakla savaşıyorsun, akşam arkadaşlara kalıyorsun ama akşamüstleri yalnızlığını dibine kadar hissediyorsun.
Yanında bir sevgili istiyorsun. Elini tutmak, sarılıp gün batımına bakmak...
İstanbul'u özlüyorum. Ne kadar kızarak terk etsem de ikinci gün İstanbul'a dönmek istiyorum. Bu ne karşılıksız aşk hâlâ çözemiyorum.
BİZE ULAŞIN