EMRE AKÖZ EMRE AKÖZ

GDO korkusu makul mu?

Diyelim ki bebeğiniz olacak.
Hastaneye gittiniz.
Kontroller yapıldı.
Bebeğin genetik bir kalp rahatsızlığı ile doğacağı anlaşıldı.
Çocuğunuzun yedi yaşına gelmeden ölme ihtimali yüzde 70... Yaşasa dahi ömür boyu kalp hastası olacağı kesin. Doktorlar embriyoya genetik müdahale yaparlarsa, bebeğin sağlıklı bir insan olacağını söylediler.
Soru: Müdahaleye izin verir misiniz?
"Evet, doktorlar müdahale etsin, çocuğum doğuştan kalp hastası olmasın..." diyorsanız yazıyı okumaya devam edebilirsiniz. "İstemem, etmesinler..." diyorsanız bir yarı-katil olarak yaşamınızı sürdürün.
Bir başka örnek... Geçen gün haber vardı. Ardahan'da içi de, dışı da kımızı olan elma yetiştirmişler. Gayet lezzetliymiş. Sağlık açısından faydalı olduğu da söyleniyor.
Soru: Bu elmadan yer misiniz?
"Evet, yerim..." diyorsanız okumaya devam edin. Eğer, "Hayır, yemem çünkü bence doğal değil" diyorsanız da okuyun çünkü anlatacaklarım var.

TEKNOLOJİ İDEOLOJİLERİ ERİTİYOR
Bilimin ve teknolojinin ilerlemesi, ideolojileri erozyona uğratıyor, insanların önyargılarını ters ayakta yakalıyor, batıl inançları gülünç hale düşürüyor.
Örneğin Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) karşıtlığı... Bilim bu hareketin temel varsayımlarını her gün eritiyor ama insanlar 'GDO düşmanlığı' yapmaya devam ediyor. GDO karşıtı anne-baba, hastalıklı doğacak bebeklerine genetik müdahale yapılmasını kabul ediyor. Bir başkası içi kırmızı elmadan afiyetle yiyor ama genetiği değiştirilmiş mısır istemiyor.
Şunu bir kenara yazın: Bütün canlılar GDO'dur! Milyonlarca yıl içinde genleri genetik yapıları değişe değişe bugünkü hale gelmişlerdir.
Bu değişim bazen kendiliğinden olmuş, bazen de insanın müdahalesiyle ortaya çıkmıştır.
Mesela şeftali gibi lezzetli bir meyvenin, diyelim ki 5 bin yıl önce yine böyle olduğunu mu sanıyorsunuz? Düpedüz insanların genetik müdahalesiyle lezzetini buldu şeftaliler.
Eskiden genler bilinmediği için çiftçiler müdahaleyi (aşılama, ıslah, vs) el yordamıyla yapıyorlardı. Şimdi ise tarlada-bahçede değil laboratuvarlarda yapılıyor.
Peki, her isteyen gıdalarımıza müdahale etsin mi? Hayır! Yapılması gereken, "GDO istemezük" demek yerine, olayı sağlık ve ahlak açısından tartışmak ve gerekli denetim mekanizmalarını kurmaktır.

***

İbn-i Sina kaç kitap yazdı?

Ezberci eğitim niye yanlıştır? Önce size, kısaltması PISA olan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı'nın direktörlüğünü yapan Andreas Schleicher'ın değerlendirmesini hatırlatayım. Sonra örneklere geçeriz.
Andreas Bey şöyle demiş: "Türk öğrenciler, bir bilgiyi ezberlemek ve onu kağıda dökmekte gayet başarılı. Fakat ellerindeki bilgiyi yenilikçi, yaratıcı bir şekilde uygulamaları istendiğinde zorlanıyorlar."
Adamın söylediklerini geçenlerde bizzat yaşadım. Amacı çocuklara bilimi sevdirmek olan bir kuruluşu geziyoruz.
İyi niyetli, işini seven bir delikanlı olan rehberimiz, İslam bilimcilerinin olduğu kısma geldiğimizde, "Burada çocuklara, 57 yıllık ömrüne 450 kitap sığdırmış olan İbn-i Sina'yı tanıtıyoruz..." dedi.
Hop! Bir dakika... Şaka mı bu? 17 yaşında başlasa, her yıl 11 kitap yazması gerekir. İbn-i Sina gerçekten bir dahidir ama bunu yapabilmesi imkansızdı.
Bir arkadaş, "Risaledir çoğu" dedi. Risale dediğin, ciltlenmiş makale. Yani kitap değil.
Kötü niyet yok bu olayda. Ezberci eğitimin güdükleştirdiği zihinler var karşımızda. Delikanlı ezberlediği bilgi, doğru mu, mümkün mü bakmıyor. Ezberi tekrarlayıp duruyor.
İkinci örnek... Güzel bir parktan söz ederken, yetkili kişi "Tam 36 bin metre kare" diyor. Gazeteci haberinde aynısını tekrarlıyor.
Hiçbiri, "İnsanların parkın büyüklüğünü hayal edebilmesi için bu bilgiyi başka nasıl ifade ederim" demiyor.
Halbuki futbol sahasını kullanabilirler. "Park yaklaşık beş futbol sahası kadar" diyebilirler. Ancak ezberci eğitim kafaları sabitlemiş. Sorgulamaya ve katma bilgiye izin vermiyor.
Peki, bunun sonucunda ne oluyor? Turpun büyüğünü sona sakladım. Yine Adreas Bey'e kulak verelim: "Türk öğrencilerin iyi oldukları alanlar, dünyada giderek önemsizleşiyor." Turp pek acı çıktı.

***

'Gidiyorum' gitti 'Geçiyorum' geldi

Farkında mısınız: "Gidiyorum" kelimesinin pabucu dama atılıyor. Onun yerini "Geçiyorum" almakta.
Ben önce bu değişimin kaynağının diziler olduğunu sanıyordum. Hani dizilerde "Holdinge gidiyorum" yerine "Holdinge geçiyorum", "Eve gideceğim" yerine "Yalıya geçeceğim" deniyor ya... Sandım ki bazı insanlar senaryo yazarlarının uydurduğu bu ifadeden etkilendi; papağan gibi tekrarlıyor.
Yanılmışım. Meğer toplumda zaten böyle bir değişim olmuş. Otobüste vapurda, iş yerinde çarşıda, sürekli kulağıma çarpıyor: Yerli dizileri izlemeyen hipster tipler bile "Geçiyorum" demekte. Herkes cep telefonuyla uluorta konuştuğu için duyuyorum: "Şu anda sinemaya geçiyorum" diyor birisi, "Ece, ben eve geçiyorum, sana yarın gelirim" diyor bir başkası.
İnsanlar niye böyle konuşmayı tercih ediyor? Bu değişim anlamını ne? Ben henüz çözemedim. Fikri olan söylesin.

BİZE ULAŞIN