EMRE AKÖZ EMRE AKÖZ

Öpücük gizem doludur

Haftanın ıslak tartışması üzerine, sağdan soldan malumat toplarken öğrendim: Öpüşmeyi inceleyen bilim dalına filematoloji deniyormuş. Kısacası: Öpüşme bilimi.
Öpüşme bilimcileri, işin fizyolojik, psikolojik yanlarından başka şu tip sorulara da cevap arıyor: "İnsanlar niye öpüşür? Kim kimle öpüşür? Öpüşme mekanları nereleridir? Sanatta ve popüler kültürde öpüşme nasıl teslim temsil edilir?" İstanbul'da meydana gelen olay da hiç kuşkusuz filematolojinin inceleme alanına giriyor.
Haberlere bakılırsa olay şöyle: Metrobüste iki genç öpüşüyor... Adamın biri karışıyor, laf ediyor. Bunun üzerine tartışma çıkıyor. Birileri "Sana ne oluyor birader?" filan deyince, müdahaleci vatandaş şu cevabı veriyor: "Ahlak bekçiliğiyse, evet ahlak bekçiliği... Ben Avrupalı değilim. Benim ahlakıma ters..."
Bu sözler filematolojide yeni bir alt başlığın açılmasına neden olabilir: "Kamusal alanda öpüşülmesine karşı çıkanlar, bu davranışlarını meşrulaştırmak için ne gibi gerekçeler öne sürer?"
Bekçilik kelimesini duyunca, benim aklıma hemen Bekçi Murtaza filmi geldi. Orhan Kemal'in romanından uyarlanan filmde Murtaza, kurallara körü körüne bağlı bir bekçidir. Doğrularla gerçeklerin, disiplinle hoşgörünün çatışması sonucunda ailesi yara alacak, kurallara aşırı bağlılık Murtaza'ya mutsuzluk getirecektir. Ahlak bekçiliğine soyunanları nasıl bir gelecek bekliyor? Bilemem. Ancak bugüne kadar hep şunu gördüm: Eziktirler. Tali sorunları kafaya takarlar çünkü büyük ahlaksızlıklarla uğraşmak boylarını aşar. Neyse, öpüşmenin eğlenceli yönüne bakalım biz: Dudaklar parmak uçlarına kıyasla yüz kat daha duyarlıdır... Öpüşme esnasında dudaklarımızı ördek misali büzeriz ya; işte bunu sağlayan yüz kasına orbicularis oris adı veriliyor... Eski Roma'da öpüşme üçe ayrılırdı: Osculum dedikleri yanaktan öpme. Basium dedikleri dudaktan öpme. Savolium dedikleri, bugün "Fransız öpücüğü" adını verdiğimiz derin öpüşme... Hintlilerin kadim cinsel hayat kitabı Kama Sutra ise 30 çeşit öpücük sayıyor...
Türk sinemasının sultanı Türkan Şoray'ın kuralları vardı. Bunlarda biri de filmde asla öpüşmemekti. Bu kural yüzünden romantik sahneleri bir anda gülünçleşen çok filmini izledim. Senaryo gereği tam öpüşecekler, zırt başlar çevriliyor. Yani Türkan Şoray da bir nevi Bekçi Murtaza olma yolundaydı.
Sonra vazgeçti. Aşk Eski Bir Yalan filminde Ekrem Bora ile öpüştü. Bir bakıma normalleşti. Reklamdan internete popüler kültür öpüşme görüntüleriyle dolu. Bu öpücükler bazen sevgiyi, bazen aşkı, bazen hasreti, bazen de cinselliği çağrıştırıyor. Metrobüsteki gençler acaba hangi saik ile öpüşmüşlerdi?

***

Haldun Taner 103 yaşında

Refik Halit Karay var, Ömer Seyfettin var, Yaşar Kemal var, Tomris Uyar var, Bilge Karasu var, Hasan Ali Toptaş var. "İyi öykü" dendi mi sayacak daha sürüyle yazarımız var. Ben ikisini çok önemserim: İlki, Sait Faik Abasıyanık'tır... Diğeri, Haldun Taner. Haldun Taner'in bazı düz yazıları, mesela köşe yazıları biraz zayıf kalır. Dönemiyle sınırlıdır. "Bu konuyu niye önemsemiş ki" dedirtir. Öyküleri ise sağlamdır. Üslubu zariftir. Hani bazı yazıları okuyup bitirdiğinizde, adeta ağzınızda hoş bir tat kalır ya, işte Haldun Taner öyküleri o ligdendir. Çocuğunuz öykü okuma yaşına geldiğinde ona mutlaka birkaç Haldun Taner öyküsü okutun. Mesela Sancho'nun Sabah Yürüyüşü, mesela Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu, mesela Yalıda Sabah. Sancho'nun Sabah Yürüyüşü adlı öyküyü okuduktan sonra içinden hayvan sevgisi geçmeyen bir çocuk tanıyorsanız, tutun elinden psikoloğa götürün. Ciddi ruhsal sorunları olabilir.
Not: Kadıköy Belediyesi hayırlı bir iş yaptı. 103'üncü doğum gününde Haldun Taner Müze Evi açtı. Feneryolu'ndaki mekanda sadece yazarla ilgili eşyalar yok, etkinlikler de düzenlenecek.

***

Anadolu adının kökeni

Efendim askerler savaşa gidiyormuş da... Susamışlar da... Köylü kadın askerlere ayran vermiş de... Testideki ayran o kadar bereketliymiş ki bir tabur askerin tasları dolmuş taşmış da... Askerler "Ana dolu, ana dolu" demişler... İşte "Anadolu" kelimesi bu olayda ortaya çıkmış.
Bu deli saçması hikayeyi ilk duyduğunda ilkokuldaydım. Beynimizi yıkamak için uydurulmuştu. Ancak o kadar abuktu ki çocuk aklımla dahi inanmamıştım. Geçen gün büyük bir gazetenin internet sitesinde aynısını okumayayım mı! Aradan yarım asır geçmiş; bugün de mi aynı saçmalık? Güleyim mi, ağlayayım mı? Efendim Kızılcahamam'ın Taşlıca köyüymüş Anadolu'ya adını veren. Yukarıda anlattığım hikaye orada geçmiş.
Haberi kaleme alanlar arada efsane diyor ama bu efsane de değil. "Efsane" dediğimiz hikayelerin en az üç-beş yüzyıllık geçmişleri vardır. "Anadolu=Ana dolu" palavrası ise daha yeni üretildi. Yüz yılı ya var, ya yok. Niye bunu uydurdular?
Çünkü Anadolu, Grekçe, "Anatoli" kelimesinden geliyor. Anlamı: Doğu, güneşin doğduğu taraf, Ege'nin doğusu... Yunanistan'a karşı Kurtuluş Savaşı vermişsin... Ama ülkeyi oluşturan en büyük toprak parçası olan Anadolu, Yunan'ı çağrıştırıyor. Olacak iş mi? Ne yapıyorsun? Hızla Türkçeleşsin diye uyduruyorsun. Geçen gün bizim gazetede staj yapan gençlerle sohbet ediyorduk...
Bursa'nın, Kayseri'nin ve hatta İstanbul'un Türkçe kökenli olmadığını öğrendikleri ana şahit olmanızı isterdim. Küçük dillerini yutuyorlardı. Elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin: Gençlerin hurafelerle yetiştirilmesinden memnun musunuz?

BİZE ULAŞIN