EMRE AKÖZ EMRE AKÖZ

O tez iyi ki yazılmış

Haftanın en abuk olaylarından biri, şarkıcı Nez'in Sakın Ha adlı şarkısının klibini merkeze alarak yazılan yüksek lisans tezi hakkındaki tartışmaydı.
Ahmakça t artışmalar listesine ilk 10'dan girecek olan bu lakırdı salatası, hem Aziz Nesin'i, hem de "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak"tan söz eden Uğur Mumcu'yu haklı çıkaran türdendi.
1990'ların ikinci yarısında ve 2000'li yılların başlarında TV'lerde video klip furyası vardı.
(Mirkelam, koşturup durduğu Her Gece şarkısının videosuyla bir gecede ünlü olmuştu.)
Sosyal bilimcilerin bu gerçeği incelemesi, analiz etmesi gerekiyordu. Yaptılar da... Örneğin Başak Ünal, 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Müzik Anabilim Dalı'na sunduğu, Postmodern Perspektifte Müzik Videoları ve Nez'in 'Sakın Ha' Videosunun Analizi adlı tezi yazdı.
Peki, ne zaman? YÖK'ün Tez Merkezi'ne girerseniz görürsünüz: 145302 numaralı tezin kabul tarihi 2004 yılı. Yani 14 yıl öncesi...
Soru 1: Günümüzden 14 yıl önce yazılmış bir tezi, kimler, hangi amaçla bugün gündeme getiriyor?
Soru 2: Ne demek istiyorlar? Popüler kültür incelemeye tabi tutulmasın mı? Yoksa asıl hedefleri yazarı, tez danışmanını veya jüriyi mi karalamak?
Devam edelim... Cumhuriyet Gazetesi (haysiyet yoksunu dil zaptiyeleri gibi) tezden cımbızlamalar yapmış. Sadece Nez'in vidodaki danslarının tasvir edildiği bölümleri alıntılamış.
Efendim neymiş, tezde "kalçasını şöyle sallıyor" gibi laflar varmış. Olacak tabii. Klipteki görüntüleri yazar başka nasıl anlatacak? "Topları bir sağa, bir sola yuvarlıyor" mu diyecek?
Bevliye (üroloji) uzmanlarına böbreklerle, idrar yollarıyla, cinsel organlarla ilgileniyorlar diye laf edebilir misiniz? Edemezsiniz. Tam tersine, yanma olduğunda, "Aman doktor" diye kapısını aşındırırsınız.
O tıp doktoru; bu da sosyal bilim doktoru... O insanı inceliyor; bu toplumu inceliyor. Tabii ki nahoş konuları da ele almak zorundalar.
Cehaletperver bir toplum burası. Üniversiteler araştırma yapmak için vardır. Arabesk üzerine ilk bilimsel araştırma ise başlangıcından 20 (yirmi) sonra yapıldı.
Video kliplerin, 2004 yılında sıcağı sıcağına incelenmesi bir ilerlemedir bizim için. Kapiş?

***

İnsanlık oranımız yüzde 43

Kendisiyle böbürlenen canlıya insan denir. Birçok düşünce ve inanç sistemi insanı yüceltmiştir. Ancak bilimin ilerleyişi bizim bu kibirli halimizde gedikler açıp duruyor.
İlk büyük gedik, insanın yaşadığı dünyanın, evrenin merkezi olmadığının ortaya çıkmasıyla açıldı. Kıyıda köşede kalmış bir pozisyondaydık.
İkinci büyük gedik bilincimizde açıldı. Farkında olmadan yaptığımız sürüyle davranış, sarf ettiğimiz nice söz vardı.
Geldik üçüncü büyük gediğe... Vücudumuzun bir bütün olduğunu sanıyoruz. Tepeden tırnağa bize ait olan organik bir makine...
Halbuki vücudumuzun sadece yüzde 43'ü bize ait! Yani vücutta bulunan her 100 hücreden 43'ü bizim. İnsanlık oranımız bundan ibaret. Kalan yüzde 57 ise bir takım mikroskobik canlılardan oluşuyor! Onlar bizden yararlanan işgalci, kolonici yaratıklar.
Kimdir bu canlılar? Sayalım: Bakteriler, virüsler, fungi (mantar) ve arkea denilen gözle görülmez yaratıklar...
Bu tini mini yaratıklar bizi mesken edinmiş durumda ama tek taraflı bir asalaklık ilişkisi değil bu... Onlar bizden yararlanıyor, biz de onlardan.
Yani vücudumuz da, o mikro canlıların asalağı durumunda. Sindirim sisteminden bağışıklık sistemine, hastalıklara karşı savaşmaktan kimi vitaminlerin üretilmesine... Birçok alanda vücudumuz (üstelik bize haber vermeden) o cimcimelerle işbirliği yapıyor.
Buradan çıkan sonuçlardan biri şu: Hani hasta olunca antibiyotik kullanıyoruz ya... İşte o ilaçların çoğu, zararlı mikroplarla birlikte yararlı olanları da öldürüyor. Askerlikteki dost ateşi gibi bir durum...
Konunun uzmanları obezitenin bir nedeninin de, bağırsaktaki mikroplar olduğunu düşünüyor. Deneyler, çok ciddi bağlantıları olduğunu ortaya koydu. Bu bilgiyi tedaviye dönüştürmek için çalışıyorlar.
Söyleyin bakalım: Hala insanın yaşamın merkezi olduğunu düşünüyor musunuz?
Not: "Mikrop herif" sözü bu durumda hakaretin değil, bir hakikatin ifadesi oluyor.

***

Meğer boyalı suymuş

Yabancı bir dizi izliyordum... Dizinin sonunda, zorlukları aşan kahramanlarımız, başarılarını kutladılar. Nasıl? Batı'da çoğu kez yapıldığı gibi kadeh kaldırarak...
Kadehin içinde sarı renkli bir sıvı vardı. Görüntü portakal suyunu andırıyordu. Tam göremedim çünkü kadehler yayıncı kuruluş tarafından buzlandı. Çünkü varsayım, orada içilenin alkollü bir sıvı olduğuydu.
Bendenizin zihni soru işaretleriyle dolu olduğu için, hemen bir tanesini çıkarıp olayın üstüne yapıştırdı: Sıvının kaynağı belli olmadığına göre, görüntüdeki kadehin içinde alkol olduğunu nereden biliyoruz?
Hep böyle olur: Bir konuyla ilgilenince onunla ilgili yazılarla, resimlerle karşılaşır insan. Benim da başıma aynısı geldi. Ertesi gün yabancı bir sitede şöyle bir yazı çıktı karşıma...
Birisi gruba sormuş: "Filmlerde dizilerle oyuncular gerçekten alkollü şeyler mi içiyor?" Dizi sektöründe yıllarca çalışmış bir kişi, soruyu şöyle cevaplamış:
"Hayır! Bizim sektörde tek seferde çekilen sahne yok gibidir. Üç kere, beş kere çekilen yemeiçme sahnelerinde oyuncular ikide bir alkollü içki yudumlarsa, kendilerini işlerine veremezler. Bu sebeple her içkinin sahtesi vardır. Kimi şarap gibi görünür, kimi bira gibi... Oyuncular aslı renkli su olan o içkileri yudumlar. Ayrıca yemekler de gerçek yemek değildir."
Hadi buyurun bakalım. Madem adamlar renkli sıvıları yudumlamakta, biz niye buzlama tuzlama yapıyoruz?

BİZE ULAŞIN