HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Muhafazakarlarını bekleyen İstanbul

"İstanbul'u hep muhafazakar olduğunu söyleyen iktidarlar değiştirdi. Şimdi de kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlayan bir iktidar var ve o da İstanbul'a kazma vuruyor. Öbür tarafta modern veya ilerici olduklarını söyleyenler, harıl harıl İstanbul'u korumak için gayret ediyor. Bu nasıl bir çelişkidir?"

Bakıyorum son zamanlarda herkes kent konusuyla ilgileniyor. En son Harvard Üniversitesi'nde görev yapan tarihçimiz Prof. Cemal Kafadar televizyonda bu konuda söz almış. Osmanlı kent dokularının hızla ortadan kaldırıldığından yakınmış. Kafadar, Cumhurbaşkanlığı Ödülü'nü kazandığında düzenlenmiş törende de aynı minval üzere konuşmuştu. O dönemde açıklanmış ve Haliç'i Boğaza bağlayarak bir adaya dönüştürmeyi öngören projenin uygulanmamasını Cumhurbaşkanından dilemişti.

***

Üniversitedeki odamı seviyorum. Haliç'in kıyısında, 19. yüzyılın sanayi yapılarından Cibali Tütün Fabrikası'nın restorasyonuyla elde edilmiş bir odada oturuyorum. İki kuleye bakıyorum. Solumda Galata Kulesi, her gördüğümde âşıklısı Demir Özlü'nün öykülerini anımsatan, beni beş-altı yaşlarımda onu ilk kez idrak ettiğim yıllara götüren kalın ve ters bir ünlem işareti gibi yükseliyor. Bazen öğlenleri çıkıp çevresindeki sokaklarda dolaşıyorum. Şimdi ressam büyük dostum Komet'in atölyesi ve bazı arkadaşlarımın evleri dibinde bulunuyor. Karşımda ise Adalet Kulesi yer alıyor. Biraz daha uzak. Sisli havalarda, yağmur yağarken, karda kayboluyor. Sonra ışıklar altında ilk onu görüyorum. Göz göze geldiğimizde biraz yabancılık duygusuyla izliyorum. Kuleler zaten iktidar simgeleridir. Osmanlılar da ufak tefek yapılardan oluşan Saray külliyesine bu yüksek yapıyı oturtarak adaletin kendi mülklerinde ve idarelerinde ne ifade ettiğini vurgulamak istiyorlardı. Ama fiili olarak da o kule bugünkü Başbakanlığa denk bir yerdi. Neticede bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısı sayılabilecek şekilde yönetim müzakereleri orada cereyan ediyordu. Şimdi bakıyorum o kule yavaş yavaş Haliç'in ortasına yükselen bir köprüyle yitip gitmeye başlıyor. Bir süre sonra koridorda yürürken Galata Kulesi'nin de o köprüden etkilendiğini göreceğim. Pencerenin 'kadraj'ında artık bir köprü yer alacak. Zaten Atatürk Köprüsü üstünden geçerken de Sokollu Mehmet Paşa Camii'nin başına gelenlere her defasında acıyarak bakıyorum. Önce köprü o camiyi dibe doğru itti, yol kıyısında yetim vaziyetinde bıraktı, şimdi de Haliç'e dikilen köprü onu zayıflatıyor.
***

Bu macera yeni değildir. Her gelen iktidar İstanbul'a el atar. İstanbul'u dönüştürmek bilinmez bir hırsla iktidarların öncelik defterlerinde yer alır. Cumhuriyet, Prost'u çağırıp İstanbul'u yeniden planlattı. Ardından DP ona darbe üstüne darbe indirdi. 1960'ların Haşim İşçan'ı, DP'nin yarım bıraktıklarını tamamlama ihtirası içindeydi. Dalan geldi, Tarlabaşı'nı alt üst etti. Köprüleri saymıyorum. Onların arkasındaki ideolojik ve sosyolojik hesapları çok yazdım. Şimdi de Taksim, Tarlabaşı, Harbiye hattı değiştiriliyor. Şehrin çevresine yerleşmiş diğer uydu kentlerde meydana gelenleri, Maslak'ın son dönemde yaşadıklarını hiç ele almıyorum. Hepsi çok farklı sosyo-ekonomik nedenlere sahip ve hepsi önemli. Ne yapalım ki, tarihsel koşulların belirleyiciliği aşılabilir bir husus değil. İstanbul daha da değişecek, git gide değişecek, büsbütün değişecek. Bugünün tarihsel koşullarını birçok dinamik belirliyor. Bir yanda kapitalizmin gelişimi var. 10 yıl önce yılda 91 bin araba satılırken bugün yılda 594 bin araba satılıyor. Türkiye'ye 10 yıl önce giren sermaye belli, bugün giren belli. Bu gelişme ister istemez spekülatif ilişkileri, rant kazançlarını artıracak. Sonunda bir tek Boğaz var. Bir tek Haliç var. Bütün terasların lokanta olduğu bir kentten söz ediyoruz. Öte yanda göç hâlâ alabildiğine hızlı. Yılda 500 bin nüfus geliyor bu şehre. Bunca uydu kent kurulmayıp da ne olacak? Gelen nüfus Etiler'e, Bebek'e, Levent'e, Ulus'a değil, çevrede yer alan kentlere akıyor, yerleşiyor. Daha da devam edecek bu göç. İstanbul Belediye Başkanı daha önce açıkladı ve kenti kentin kazancıyla idare etmenin imkansız olduğunu belirtti. Devlet, İstanbul'u özel bir koşulda ele alsın ve hususi kaynak aktarsın dedi. Bunca genişleyen bir kent ister istemez metro ağıyla örülmek zorunda. Ulaşımın başka imkanı yok. 16. yüzyılda Müslümanların balık yemediğini yazıyor bir gezgin. Nedeni şarap değil, su içmeleri. Balıkların o suyla karınlarında canlanacaklarına inanırlarmış. Muhtemelen yalandır. Ama benim hoşuma gidiyor bu hassasiyet. Suya dönük bu tedirginliğin İstanbul su yollarının ulaşım maksadıyla kullanılmadığını görünce anımsayıp gülümsüyorum. O zaman geriye bir tek karayolu ve otomobiller kalıyor. Durum ortada. Metro şart. Üstelik çok gecikmiş bir proje. Ama bu girişim İstanbul'un (gerçek manada) altını üstüne getirecek. Kazılacak İstanbul. Kazıldıkça da altı ortaya çıkacak. Tarihsel katmanlara erişilecek. Bazen vazgeçilecek projeden bazen tahribata rağmen devam edilecek.
***

Bu bizim büyük çelişkimizdir. Modernleşmemizi ne pahasına olursa olsun sürdürmek niyetinde bir ülkeyiz biz. Eğitimle gelen tarihsellik bilinci ise çok kısıtlı. Dolayısıyla yerleşik medeniyet bizim için fazla öneme sahip değil. Niceliği daima niteliğin önünde tutarız. Bu bakımdan da modernleşmenin altyapı inşası için önümüze çıkan her şeyi (tarihsel, arkeolojik değer bile olsa) engel sayar, üstünden aşarız. İyi de burada işte asıl kültürel çelişkimiz buz dağı gibi dikiliyor önümüze. İstanbul'u bugüne değin hep muhafazakar olduğunu söyleyen iktidarlar değiştirdi. DP böyleydi, Demirel ve Özal da öyleydi. Şimdi kendisini politik-ideolojik olarak sağda, muhafazakar demokrat diye tanımlayan bir iktidar var ve o da İstanbul'a kazma vuruyor. Başta söyledim; işte bir tarihçi ileniyor. Üstelik 1950'lerin dokusu değil, bal gibi, yeniden keşfedip haklı olarak övünmeye başladığımız tarihsel, Osmanlı kentsel dokusunu ortadan kaldırıyoruz. Yok ediyoruz. Öbür tarafta muhafazakar değil, modern veya ilerici olduklarını söyleyenler harıl harıl İstanbul'u korumak için gayret ediyor. Bu nasıl bir çelişkidir ve nedir bu durumun sebebi? Yukarıda yazdıklarıma bir tek açıklama daha ekleyeyim. Muhafazakarlık bizde sadece dinsellikle ilgilidir. Onun dışında sınıfsal manada bir muhafazakarlığımız yoktur. Bakın işte Kültür Bakanlığı son on yılda bir tek muhafazakar denecek iş yaptı mı? O kadar ki, aklı erenler acaba kayıp giden birçok şeyi koruyabilir miyiz diye muhafazakar sanat diye bir kavram geliştirmeye çalıştı. Bizim muhafazakarlarımızın tamamı modernleştiricidir. Yakarlar yıkarlar. Devrimci Cumhuriyetin bir tek taşını yerinden oynatmadığı İstanbul'u muhafazakar iktidarlarımız hallaç pamuğu gibi atarlar. Zamanında bir yazı yazıp 'muhafazakarlar kurtaracak İstanbul'u' demiştim de duymadığım laf kalmamıştı. Şimdi ilericiyim diyen herkes "Aman İstanbul'a dokunmayın," diyor. "İstanbul'u muhafazakarlar kurtaracak," demenin tam sırası değil midir?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN