HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Hız, haz ve yavaşlık

"Tanıdığım bazı insanlar yavaşlatma konusunu epey abarttılar. Bazısı kendisini erkenden emekli etti. Daha önce çalıştığı büyük kentte kalanlar varsa da bir bölümü de kendisini küçük kasabalara attı. Orada gerçekten yavaş bir hayatın içinde kendi zevkleriyle yaşıyorlar"

Gün geçmiyor ki, etrafımızda hayatın yavaşlatılmasına dair bir nida işitmeyelim. Bazen 'yavaş yemek'ten söz ediliyor, bazen 'yavaş kentler'den.
Duyunca şaşırıyorum. Aklıma 20. yüzyıl sanat tarihi derslerinde anlattıklarım geliyor. Bir önceki çağın hemen başlarında İtalyan fütüristlerinin yayınladığı manifestolarda hız hayatın özü olarak tanımlanıyordu. Uçaklara, trenlere, hayatı hızlandıran araçlara övgüler düzülüyordu. Savaşlar bile neredeyse hızları nedeniyle kutsanıyordu. Sadece İtalyanlar değil, Rus sanat öncüleri de (avangartlar) benzer bir güzellemenin peşindeydiler. Rodchenko, Tatlin, Lissitzky, Rus Devrimi'nin, arkalarına aldıkları hızıyla, makineleşmeye yönelik, konstrüktivist (inşacı) yapıtlar ortaya koyuyorlardı, birbiri ardınca.
Bizde de durum farklı değildi. Mayakovski'nin gene devrimin gür sesiyle yüklü şiirinden mülhem Nazım Hikmet dretnotlardan söz ediyor, "Makinalaşmak istiyorum" diye haykırıyordu. Drezinler, etrafa yayılan elektrik enerjisi onun da şiirinde gümbür gümbür patlıyordu. Nazım, Rusya'da bir garda tren beklerken yerde bir gazete görmüştü. Üstünde kırık dökük bazı satırlar vardı.
Etrafına bunların ne olduğunu sordu. "Mayakovski'nin şiirleri," dediler. O anda onun sesini, tarzını kullanarak Açların Gözbebekleri'ni yazdı ve o günden sonra bu tutumundan hiç kopmadı, uzaklaşmadı.
Buraya kadar adlarını andığım sanatçılar ve akımlar bütünüyle modernizm dediğimiz büyük gövdenin dallarıydı. Modernizm, hayatın zaman zaman aşırı olabilen bir rasyonalite ile kavranmasıydı, yeniden kurulmasıydı.
O kadar ki, büyük mimar Le Corbusier, binaları 'yaşama/yerleşme makinesi' olarak tanımlıyor, acaba boş kalan, atıl kalan çatılar nasıl kullanılabilir diye projeler yapıyordu. Benzeri bir yaklaşım yazı dilinde de görülüyordu. Joyce'un, Woolf'un romanlarında bilinç akışı tekniği insanı aynı anda farklı zamanlarda ve mekanlarda dolaştırabiliyordu.

***

Sonra çağ değişti. 20. yüzyıl kapandı. İşte bugün yavaşlığın övüldüğü bir döneme geldik. Bu konuya ilk parmak basanlardan biri, Çek asıllı Fransız romancı, bana göre yaşayan en önemli birkaç romancıdan biri olan Milan Kundera. Avrupa düşüncesinin en zorlu yazarlarından biri olan büyük romancı yıllar önce yayınlanan küçücük, Yavaşlık isimli romanında bu konuyu gündeme getiriyordu, her ne kadar çok farklı bir bağlamda olsa da. Bağlam falan farklıdır ama Kundera hızdan açtığı sözü özellikle duyular ve hatırlama çerçevesinde ele alır.
Zaten hız ve yavaşlık herhalde en fazla hafıza söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor.
20. yüzyıl biterken yavaşlamadı, daha doğrusu hız kesmedi.
Tersine 21. yüzyıl akıl almaz bir hıza erişti. Bugün bütün dünya parmaklarımızın ucunda. Dünyayı artık internet hızıyla tanımlıyoruz.
İnternet hızındaki en küçük bir düşüş bizi rahatsız ediyor. Herkese, her yere ve her şeye bir an önce erişmek, ulaşmak istiyoruz.
Kentler arasında yolculuk ederken otobüsü, treni unuttuk. Varsa yoksa uçak. Bilgi artık eskiden düşünülmeyecek bir hızda erişiyor bize.
Bütün bunların sonucunda 'şahane tüketiciler' olarak yaşıyoruz. Hiçbir şeyin kalıcılığı yok. Bir anda bitirilmeyen herhangi bir şeye tahammülümüz kalmadı. Birkaç yıl önce üniversiteden mezun olacak öğrencilerle toplantı yapıyordum, okul sonrasında neyle meşgul olacaklarını öğrenmeye çalışıyordum. Birden bir fark ettim ki, işletme eğitimi alanların neredeyse tamamı 'hızlı tüketim malları' alanında yoğunlaşmak istiyor. Şaşırmaz da ne yaparsınız?
***

İyi güzel ama öte yanda da işte böyle bir akım var. Bazıları da hayatı yavaşlatmaktan yana.
Tanıdığım bazı insanlar bu yavaşlatma konusunu epey abarttılar. Bazısı kendisini erkenden emekli etti. Daha önce çalıştığı büyük kentte kalanlar varsa da bir bölümü de kendisini küçük kasabalara attı. Orada gerçekten yavaş bir hayatın içinde kendi zevkleriyle yaşıyorlar.
Hayatın bir ölçüde yavaşlatılması gerektiğini düşünmeyen bir büyük kent sakini tasavvur edemiyorum. Hız derken yürümeyen trafik, etrafımızı saran uğultu, duman, insan kalabalığı, o kalabalığın yol açtığı binlerce sıkıntı arasında elbette insan zaman zaman asude bir hayatı hem de derinden özlüyor. Kim istemez deniz kıyısında...
Gene de yavaşlık konusunu gözden geçirdiğim zaman bu işin altında haz duygusunun ağır bastığını fark ediyorum.
İnsanlar en geniş tabiriyle 'hayatın tadını çıkarmak' için yavaşlığı arıyor. İşte yavaş yemek yiyecek, işinden evine yürüyerek gidip gelecek, o arada gözünü, gönlünü rahatsız eden herhangi bir şeye rast gelmeyecek, kendi halinde yaşayacak. Bu, hayattan zevk almanın bir başka anlatımıdır.
Yaptığı her işi insanın tadını çıkara çıkara yapmasıdır.
İyi ama bu işte bir terslik yok mu? Bir yandan teknolojinin her nimetinden yararlanmayı istemek ve o teknolojiyi sonuna kadar kullanmak, bir yandan da yavaşlık aramak. Haydi buna verilecek cevap bellidir ve bulundu diyelim.
Teknoloji denebilir, daha yavaş seyreden bir hayatta da aynı işlevi görebilir. Amenna. Ama beni asıl ilgilendireni şu haz dediğimiz garip duygunun gelip yakamıza tam da şu 21. yüzyılda sarılması.
Aslına bakılırsa 20. yüzyılın en önemli kurucu düşüncesi olan psikanaliz haz duygusunu saptayıp, yerli yerine oturttu. Freud'un tüm çözümlemeleri hazla ilişkiliydi. Ne var ki, Freud erişilemeyen, tatmin edilemeyen, örtük, çekinik kalmış hazdan söz ediyordu ve sonucu nevrozdur diyordu. Çağını nevrozla tanımlıyordu. 1980 sonrası ve bilhassa 1990'lardan sonra ok yaydan çıktı. Neo-liberalizm, paranın artık utanılmayan bir değere dönüşmesi, tüketimin bir yaşama biçimi oluşu, akıl almaz lüks çılgınlığı sonunda insanlar bastırılmış hazlarını sonuna kadar yaşamaya koyuldu.
Kültür, nevroz kültüründen narsisizm kültürüne döndü, dönüştü. Artık hazları için yaşamaya başladı insanlar. Haz almak bir erdem niteliği kazandı.
O duyguda ve algıda son durak işte hayatın tadını doya doya çıkarabileceğiniz 'yavaşlık' kavramı. Yavaşlığın etik, erdem boyutu üstünde değil, haz boyutu üstünde duruşumuz bu yüzden.
Hız kadar haz, hazzı yaşatacak yavaşlık da felakettir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN