CEM SANCAR CEM SANCAR

Meditasyon lunaparkı ve buzdan ermişler

Yaşadığı Batıcıl-modern hayatın herhangi bir manevi açılım sağlamadığını anlamış, 'ruhi yükselme' arayışındaki Beyaz seçkinlerin boşluklarını 'gurularla' doldurmaktan başka çareleri yoktur.
İşte Yeni Çağ dinlerinin ve giderek 'psikanaliz dininin' kökünde bu boşluk vardır.
Varlık denizinde, ya yavaş yavaş hedonizm ve narsisizm bataklığına batarsın ya da suda yüzen herhangi bir şeye sarılırsın.
Sonuç: El yordamıyla oluşturulmak istenen trajik 'yükselme' arayışı, bazen maddi, çoğu zaman da manevi tahakküm karşılığı pazarlanan çiğ haller, bu hallerin büyüsüne kapılıp son bir ümitle sahte 'ermişlere' sarılan insanlar...
Yoğun meditasyon tecrübesi, insanda unutulmayacak bir iz bırakabilir. Çok derin bir mutluluk, esenlik, özgürlük, ferahlık duyguları yaşanır; dünyanın önündeki sis perdesi, adeta bir rüzgâr esintisi ile dağılır.
Belirli bir süre bu durum tekrarlandıktan sonra, gündelik dünya, artık eski cazibesini yitirir. Gün doğumunda, gün batımında hep o 'hali' arar duruma geliriz.
Bir tür 'anlık bağımlılık' oluşur. Tıpkı bağımlılık yapıcı maddelerde olduğu gibi, giderek meditasyon süresini uzatmak ve bu hali derinlemesine yaşamak arzusu belirir. Bu süreç bir tür manevi hedonizme dönüşebilir...

***

Bu arada sakinleşmiş zihinde birtakım değişiklikler meydana gelir. İnsan çirkinse güzelleştiğini sanır. Pek zeki değilse bile etkileyici sözler etmeye başlar. Giyimini, kuşamını değiştirip 'bilge' kılığına girer.
Çekingense artık insanların, özellikle karşı cinsin gözlerine derin derin, etkileyici bir çekicilikle bakabilir ve birçok balık oltaya tutulur.
İç dünyasında da bazı değişiklikler olur. Nefsi karmaşalara değişik bir açıdan bakma yeteneği kazanır. Kavgalı olduğu insanları affedip onlarla barışabilir.
Rüyaları güzelleşir, bir estetik anlayışı gelişir. Adeta coşku dolu bir balayı dönemi yaşanır.
Peki, bunun neresi yanlış diyebilirsiniz?
İlk bakışta, satıhta her şey güzeldir. Gelgelelim nefsimiz sinsidir, boş durmaz. Kendini bu yeni role hazırlar. Jung'un 'benlik şişmesi' dediği şey devreye girer. İnsan kurbağa gibi şişer ve kendini bir halt zanneder. Kendi şişirdiği balona tapan sahtekârın sahnesidir bu. Kendini dolandıranın...

***

Mevlana Celaleddin sahte şeyhlerden söz ederken, şöyle der:
"Bir buz parçası, bir buz parçası ile dostluk ediyor. Bir buz parçası öteki buz parçası ile aşk oyunu oynuyor. Ne kadar kulak verdim ve gözetledimse de onlarda bir hayat eserine rastlamadım ve onların dirilik nefesini duymadım. Böyle bir halden Allah'a sığınırız."
Bu çevrelerde kadim dine, ilkel! Yaradan fikrine, belirsiz! Kul olma bilincine 'köylülük' gözüyle bakıldığı için İslami bir çareye başvurmak söz konusu bile olamaz.
Ve sonra, piyasadaki avcı-gurulardan bir tanesiyle karşılaşılır.
Yüksek bir tahtta oturtulmuş, beyaz elbiseli bir 'mübarek' önüne çıkar! Yüzünde çalışılmış gizemli bir ifade, insanı delip geçen bakışlar...
'Bizimki' hipnotize olmuş gibi gözünü ondan ayıramaz. Hele bir de konuşmaya başladı mı?
Bu 'kutsal' zatlar öyle genel ifadelerle konuşurlar ki, sözleri tıpkı falcı, bohçacı kadınların söylemi gibi, üzerinize tıpa tıp oturuverir.
Dinledikçe gözler yaşlanır, yaka bağır açılır: "İşte bu!"
Seans bittikten sonra, 'mübareğin' şişman ayaklarını öpmek ve yakından görmek için sıraya girilir.
Fakat zaman içinde rahmani kudretin ipine sarılmayan bu coşku da erimeye başlar. Acı, hasret ve kasvet geri gelir.
Genelde bu tür insanlar 'guru'dan guru'ya' atlayarak bir ömür geçirebilir ve hiçbir zaman huzura erişemezler. Bu arada ilahi temizlik ve ahlaka uyulmadığı için -çünkü bu kurallara ancak 'yobazlar' uyar!- nefsin içindeki ışık sönmeye yüz tutar.
Yükseliyorum derken, Yerebatan Sarayı'nın en derin mahzenlerine kadar düşer insan...
Kitap ise şöyle der:
Bir de sana 'ruh' hakkında soru sorarlar. De ki:
"Ruh Rabbimin emrindedir, O'nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir..."

***

M. Merter-Dokuz yüz katlı insan, kitabından kavlimce dönüştürülerek yazılmıştır.

BİZE ULAŞIN