CEM SANCAR CEM SANCAR

İstanbul tokadı atar ki atmıştır

İstanbul konuşan bir şehir. Kalbi var kırılır, ruhu var incinir, sabrı var taşar!
İstanbul'un öfkesi vardır bir de. Tokadını yiyen bilir. Gün boyu yanağında beş parmağın iziyle gezenlerin görüldüğü rivayet edilir...
Bu şehrin vahşi yıkımlarla altüst oluşu yeni değil. Cumhuriyet döneminin tümü böyle. Seramik mağazasına giren gergedan misali; İnönü kafasıyla Karaköy'den Kabataş'a yıkılan tarih kadar, Adnan Menderes'in Vatan Caddesi'yle bitirdiği Aksaray'ın, çukura itilen Valide Camii'nin, Yenikapı'nın bugünkü hali ortada. Çocukluk anılarımızın tümü berhava!
Dalan'ın Tarlabaşı'na dalışı, Gökkafesler...
***
Geleneksel semtleri, naif hayat tarzlarını ezmiş durmuşuz. Bugün İstanbul'a Adalar tarafından şöyle geniş açılı bir fotoğraftan baktığımızda, karşımızda sınırsızca yayılan Amerikan taklidi bir 'Seul' görürüz. Gökdelenler, birbirinin içine girmiş apartmanlar falan.
Tarihi Yarımada orada solda sıfır, siluetini kaybetmiş ve gariban kalmıştır. Ve buna bizim medeniyetimiz demek için gerçekten 40 yalancı şahit gerekir.
Meydan mobilyaları taş, Arnavut kaldırımları beton. Beton saksılarda güdük ağaçlar. Haldır hop bir acele, gözü dönmüş ilkesizlik...
Kiç desen, kiç'e ayıp. Çünkü 'kitsch' bile mimari bir tarzdır sonuçta.
Hiç lafı uzatmayalım. Onca yapılan güzel şeye rağmen, şehre baktığımızda İslam medeniyeti yenilmiştir. Cumhuriyet, tüm elemanlarıyla emaneti koruyamamıştır. Filmin finalinde meseleye uyanılmış olması; "Şu İstanbul kadar, payitaht kadar taş düşsün başınıza" sözü kafamıza evet taş gibi düşmüştür de ondan! Düşen taş düşünen insanın bağrını yakmış, yandırmıştır. Meselemiz budur.
Ağacın, yeşilin cevabıdır bu. Sinan'ın itirazı, kubbenin tokadı.
Mesela, Yeni AKM bir uzlaşma mimarisi, kubbeyi içine alan bir tasarım olarak takdire şayan. Peki ya o fayans görünümlü tek düze meydan?
Niye denizler asıl ulaşım aracı değil? Niye sur içine bu kadar araba sokuyoruz? Niye şehri sıkıştırıyoruz, neden bir yıldız kümesi gibi yayılan ferah uydu şehirler yapmıyoruz, niye bahçeler demode?
Kentsel dönüşümler niye ecnebilik abidesi? Halkın kullandığı meydanlar ve geçitlerde özensizlik, mesela Eminönü? Neresidir orası?
Ne uygunsuz bir şehirleşmedir, ne altyapıdır ki iklim değişikliklerinde şehri su basar mütemadiyen.
Kültürel vaziyetler dersen iki seksen!
Bu işleri bir takım bürokratlara bırakıp çekilmekle olacak şeyler değil bunlar. Birbirinin yaptığını ettiğini şovullayıp, izlenmesi yürek bukağısı işlere, etkinliklere, 'ne şahane şeytmişsiniz muhterem' şeklindeki badem yağı üreticiliği de bir yere kadar! Birilerinin koca masraflı salonlarda üç kişiye atar yaparak kazandıkları değil, kaybettirdikleridir asıl mesele.
Konserlere en banalinden pop, kitap şenliklerine 'Survivor' bandı kuran süfli bir kırtasiyecilik.
Yani hem şehir, hem şehrin âşıkları bıkmıştır artık bu kendi aralarında top çevirip duranlardan; ne olduğu belirsiz bir yaftanın dışında neyi muhafaza ettikleri meçhul aymazlardan.
Mesele İstanbul olunca, bizden-sizden kafası pek dar bir kafa, onu diyorum. Tıpkı beton kafalar gibi. Bizdensizden diye diye kültür merkezlerini, kültürel işleri vizyonsuz bir takıma bıraktık. Bakın her yerde bunlar. Biraz üstünü kazısanız hepsinde bir yüzeysellik, ayrıştırıcı, ötekileştirici, içine kapanmış pasif bir agresyon. Körler sağırlar birbirini ağırlar hadiseleri...
Çokbilmiş bir dağınıklık, bir itiş kakış.
Kültür-okrat beton kafa desek fazla ağır kaçar. Ondan 'dandirikten tayyareler' diyelim, gülelim geçelim. Hem mizah olsun, hem de İstanbulin ceketli bir sokak lisanı.
Şehri muhafaza etmek, medeniyet inşası, 'ecdat' lafını edip durmaktan geçmiyor yani. Kültürel durumu, yatay mimariyi Cumhurbaşkanı söylemese, aşırı beslenmiş şu nane mollalar horul horuldu, biliyorsunuz.
Mimarlar Odası kafası ile idareyi maslahat kafası maalesef aynı tek tipleştirici maddenin ürünü.
Bize gerekli olan ilme, irfana, felsefeye, estetik kaygıya, eleştiri ahlakına sahip bir İstanbul Kafasıdır zannımca...
BİZE ULAŞIN