CEM SANCAR CEM SANCAR

Darbesi yenilmiş bir yazarın homurtusu

"Tanrım, beni yavaşlat. Aklımı sakinleştir, kalbimi dinlendir..." Şehir karla yıkandı. Kar, 'ölsün mikroplar ölsün mikroplar!' diye gülümseyen müşfik bir kadının elleriyle kenti pakladı.
Benim içimdeyse sanki bir filmin fragmanları.
İspanyollar gelmeden evvel bir Kızılderili çadırının önünde mutmain oturuyorum.
Bir anda kendimi Hitit şehrinde buluyorum. Bir taşa oyarak kelimeleri, kendimi arıyorum.
"Acizliğimi göstererek bu telaşlı hızımı dengele.
Günün karmaşası içinde benden sonra da var olacak vadilerin sükûnetini ver.
Alnımdaki hüsranı ve kaşlarımdaki çatık gerginliği, hafızamda akan nehirlerin melodisiyle yıka, götür..." Önümdeki tablete çaka çak çak yazmaya devam ediyorum:
Binlerce yıldır söylediğin hakikati anlamak için idrak, anlık güzellikleri yaşayabilmek için sanat öğret bana. Bir çiçeğe ihtimam göstermek için, bir kediyi okşamak için durmayı, kitabından birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, paylaşmayı, âşık olmayı, düş kurmayı öğret...
***
Yaşlı bir yazarı düşünüyorum. Çocukları hendeklere gömen bir örgütün yanında, fanatizme lejyoner, iblisleriyle kol kola. Dev bir heykel yapıyor pıhtılaşmış egoizminden.
Heykelinin altında bir gölge. Gayrimeşru bir iktidar hayalinin peşinde.
Bir cenderede sanki, omuzlarını sıkıyor.
Kendine bir tanrı süsü veriyor. Nasıl bir tanrı ki bu Olympos'a tırmanmaya gücü yok. İnsan, çünkü rotayı kaybetti mi yanıyor. Mağlubiyetin öfkesi bir sel gibi sinir uçlarında.
Darbeleri çağırmış, tehdit etmiş, darbeyi müjdelemiş, darbeyle birlikte yenilmiş ama hezimeti kabul etmiyor. Bir özür dileyemiyor.
Kolay mı? Tanrı o!
Benlik çeşmeleri açık kalmış, zehirli sular taşmış, beter bir Narsizm tanrı psikopatolojisiyle çökmüş üstüne. Bir Caddebostan derebeyi gibi fırçalıyor önüne geleni:
"Tanrıyım ben, diz çökün önümde!" Kalbim; ne gerek var bu yazarları böyle cezalarla daha da 'hasta' etmeye, diyor. Halkın vicdanı verdi zaten kararını!
Diğer yandan, maraz sürüyor. Hapisten, New York Times'a yazıyor:
"Kâhin de benim, kehanet de benim, kurban da benim.
Cümlelerimle yaşayanları öldürebilir, ölüleri diriltebilirim.
...Bütün yazarların sahip olduğu bu güce sahip olduğum için mi tanrıların gazabına uğradım, bunun için mi lanetlendim, bunun için mi bana kendi kaderimi yazdırdılar?
Hades'e gidiyorum.
Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru." Dokunaklı bir hezeyan. İnsan üzülüyor. Üzülmemek betonarme bir vurdumduymazlık.
Fakat şu aristokrat hınç kişiyi ne hallere sokuyor, 'ben bilirim' böbürtüsü nasıl da sakatlayıcı bir kırbaç!
"Türkiye'yi yöneten adam, yönettiği ülkede iç savaş çıkmasını göze alıyor, ezer geçeriz diyor. Sarayının duvarları top mermileriyle çöktüğünde, eli silahlı insanlar koridorlarda birbirlerini öldürdüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç kalmış olur.
Ülke parçalanır, milyonlarca insan ölür, açlık, sefalet kol gezer, insanlar ülkeden kaçabilmek için birbirini paralar. Sonunda da Erdoğan'ın sarayını yerle bir ederler..." Ama olmuyor! Küçümsenenler iktidarı ele alıyor.
Evet darbe oluyor, meclis bombalanıyor.
Ne var ki Türkiye halkı ezip geçiyor kötülüğü.
Yani tam tersi oluyor. Ama yaşlı yazar yanılamaz! Çılgın bir hiddet, nasıl benim dediğim gibi olmaz!
"Geriye paramparça kanlı bir çöl kalır" demişti. İşte öyle, çağırdığı çöl içine doluyor.
"Kaçmaları da bir işe yaramayacak, 'savaş suçlusu' olarak yargılanacaklar!" demişti.
Şimdi o, daha da fenası, millete düşman bir darbeci olarak yargılanıyor...
***
'Kini olanın dini olmaz' diye geçirirken içimden, bir ispinoz kuşu görüyorum yolun kenarındaki çitte. Göğsünde adeta kavuniçi bir güneş. Nerede incitilmiş bir çocuk varsa onlarla birlikte başımı oraya yaslıyorum.
Allah'ım bana kendimi bulacak feraset, cahilliğimle yüzleşecek kudret, nefsimi yenecek basiret ver, diyen bir mırıldanma dudaklarımda.
Huysuz yazarın homurtusu mazide kalıyor.
Solmuş bir kış, arkamda...
BİZE ULAŞIN