TURKCELL İMSAKİYE
TURKCELL İLE RAMAZAN
REFİK ERDURAN

Keçi türleri

Günah keçisi deyimi eski çağlardaki gerçek uygulamalardan kaynaklanır. Topluca aklanma törenlerinde önceleri bir "suçlu insan" kullanılırdı; sonra onun yerini keçi aldı.
Herkes toplanır, sırtını elleyerek günahlarını ona aktarır, hayvanın öldürülmesiyle "Hak yerini buldu" duygusuna kapılıp rahatlar, bir sonraki törene kadar günaha girmeyi sürdürürdü.
Bu maskaralıktaki sakınca adalet saptırılması değildir.
Günahların incelenmesinden ve tekrarının önlenmesinden kaçınılmasıdır püf nokta.
Günümüzde başka biçimlerde sürüp giden o tür kaytarıcılıklar ülkemizde çok yaygın.
Ayıpları tek olaya ya da kişiye bağlayıp lanet tamtamları çalıyor, genel tabloya ve sorumluluklara bakmaya yanaşmıyoruz.
Örneğin yaşlı bir adam küçük bir kızın annesiyle anlaşıp onu cinsel yoldan "istismar" ediyor, olay açığa çıkınca rapor ayarlayıp cezadan sıyırmaya çalışıyor. Keçi suratlı biri olması da erkek melunluğunun simgesi durumuna gelmesini kolaylaştırıyor. Gazetelerde, ekranlarda yıldırımlar, mahkeme kapılarında domatesler yağdırıyoruz başına. Aylar geçiyor, öfkemiz dinmiyor.
Adama tepkiler haklı da, genel tabloya bakan ve annenin rolü üstünde duran yok pek. O hangi koşullarda yetişmiş, bu noktaya nasıl ve niçin gelmiştir?
Öne çıkarılan yaş farkı konusu en önemli faktör müdür? Kız biraz daha büyük, adam biraz daha genç ve yakışıklı olsaydı ne değişirdi esasta? Ülkemizde daha az çarpıcı çizgilerle yaşanan sayısız benzer olay yok mu? "İstismar" yalnız cinsel olunca mı dikkatimizi çekiyor? Küçücük çocuklarına kar kış demeden sokaklarda mendil sattıran, onları okula göndermeyip orada burada sabahtan akşama çırak diye kullandırtan ana babaların yaptığı nedir?
Fazla vakit ayırmıyoruz öyle şeyleri düşünmeye. Yakalanan pis keçiyi tekmelemek daha kolay.

***

RTÜK Başkanı'nın örnek vatandaş olmadığı kesin. Suç kapsamına girsin girmesin, alaca karanlık para pul işlerine bulaşmış olduğu besbelli. Yaptığı ettiği araştırılmalı, gerekiyorsa cezası verilmeli elbette.
Ama şunu da düşünelim. O öyle davranmış olmasaydı mesele yok muydu?
Yer yer olumlu örneklerin yanı sıra, genelde televizyon alanımız Türk toplumu için bir düzey düşürme batağı. Reyting açlığıyla "Halkın istediğini veriyorum" safsatasının arkasına sığınmış, toplumu tersliklere özendirme, aptallaştırma ve bayağılaştırma yolunda elinden geleni yapmakta.
UNESCO'nun başlıca görevi her alanda düzey yükseltilmesine katkı hazırlamaktır. Ülkemizdeki sorumlularından biri sıfatıyla konuyu yıllar önce Yönetim Kurulu'nun dikkatine sundum, alandaki sorunlara ışık tutulup çözüm üretilmesi için bir Televizyon Vakfı kurulmasını önerdim. Kabul gördü.
Kolları sıvadım, toplantılar düzenledim, raporlar yazdırdım, finansman sağladım, kuruluş senedini hazırladım, ağırlıklı kanalların başlarındakileri göreve çağırdım. Hepsinin Yönetim Kurullarında alınan kararları -Aydın Doğan ve Dinç Bilgin dahil- patronlar da imzaladı.
Gelgelelim sıra kuruluş işlemlerine gelince yönetici kademelerinde pasif direnişle karşılaşıldı. Kervan öncüleri hep baş sallıyor, ama adım atmıyordu. Anlaşıldı ki alana ışık tutulması birilerinin işine gelmemişti.
Vakfın kurulup yürütülmesi tek kişilik görev değildi. Çok gönüllünün birer ucundan özveri ve coşkuyla tutması gerekiyordu.
Kimsenin tutmayacağı belli olunca konu "şimdilik" rafa kalktı.

***

Televizyon alanımıza çekidüzen verilmesine ilgi gösterecek yerde, içinde bulundukları medya topluluklarının eğri çıkar ilişkilerine dolanmış yorumcuların şimdi falan kişi koltuğuna yapıştı diye gürültü koparmalarına gülümsüyorum.
"Yapışmak" yalnız şu ya da bu kurumun yönetim koltuğu söz konusu olunca mı ayıp?
Çıkar şebekelerince bağışlanmış gazete köşelerini ve ekran dakikalarını kahvelerde ya da berber dükkânlarında bütün gün duyulabilecek gevezeliklerle doldurup cebe yüklü maaş atarak saltanat sürmek pek mi şık?
BİZE ULAŞIN