REFİK ERDURAN

Ahlaksız önerim

Japonya'da yaşadıklarımı keyif ve utançla anarım. Orada renkli günler geçirdim ama hatırlamak istemediğim şeyler de yaptım.
Kore'de savaşan tugayımız Amerikan tümenine bağlıydı. Ruhsal akü şarjı için zaman zaman bizden grupları cephe pisliğinden alıp Tokyo'ya uçurur, hamama sokar, giydirip kuşatıp kente salarlardı.
Verdikleri üniforma kendi askerlerinin giydikleriydi. Sokaklarda kızlarla dolaştığımız, sayılı lüks otellere girip çıktığımız sıralarda bize bakan Japonların gözünde Amerikan subaylarıydık.
Ulusun büyük yenilgisi çok tazeydi. Hiroşima ve Nagasaki'deki kapkara harabelerin kaldırılmasına başlanmamıştı daha. Japonya dünyadaki tek atomzede ülkeydi. (Hâlâ da öyle.) Sözünü ettiğim bakışlardaki nefreti unutamam.
Ben İstanbul'un İngiliz-Fransız işgali sırasında yaşananları annemden babamdan dinlemiş olduğum için o duyguyu çok iyi anlıyordum. Ama husumet gösterisinde ileri gidilirse işgal subayı refleksiyle "Savaşı siz çıkardınız" diye düşündüğüm de oluyordu.
Edepsizlenerek kızların yanında karizmamı çizmeye kalkan bir şoföre çıkışmıştım da, adam gömleğini açıp yarasını göstermişti.

***

Japon toplumunun bizimkine benzer yanları vardır. Batı'ya imrenirken içerlemek gibi.
İkinci Dünya Savaşı'ndan önce düpedüz militarist bir ulustular. Asker millet olmakla övünür, samuraylığı en onurlu paye sayarlardı.
Atom şokuyla işler değişince kafaları da 180 derece yön değiştiriverdi; katıksız barışsever oldular.
Japonya'nın Amerikalı imparatoru durumuna gelmiş olan işgal birlikleri komutanı MacArthur onlara militarizmi sürgit yasaklayan bir anayasa dayattı.
İşin tuhafı, aynı MacArthur Kore'de Çin ordusundan dayak yiyince şahinlik rekoru kırdı. Tutturuyordu "Çin yılanı büsbütün büyümeden başını ezelim, gerekirse tepesine atom bombası atalım" diye. Başkan Truman baktı ki söz dinletemiyor, görevden aldı savaş kahramanını.
Ama tarihsel barış belgesi anayasa bugün de yerli yerinde. Ona ilişkin tartışmalar birkaç aydır gırtlak gırtlağa getiriyor Japonları. Nedeni yedibela bücür Kuzey Kore diktatörünün patır patır füzeler fırlatması, yerin üstünde ve altında nükleer dolaplar çevirmesi.
Güney Kore "Bu böyle giderse ben de bombamı yaparım" diye homurdanmakta. Çin derseniz, çoktan "nükleer müsellah". Tokyo'da "Anayasamız dokunulmazdır" diyenler de var, başka türlü naralar atanlar da:
"Bölgede barışçı enayi biz mi kaldık? Başımız kel mi, ey samurayların arslan torunları?"
Japonya'nın nükleer silah yapımına sıvanmasını düşünmek bile Amerika ve Avrupa'nın dudaklarını uçuklatıyor. Öyle bir şey Doğu Asya'nın "kontrolden çıkması" demek.
Bu kargaşada Japonya'nın iktidar partisi ileri gelenlerinden Goji Sakamoto ilginç bir şey söyledi:
"Bombayı yapmasak da, yaparız tehdidinde bulunalım."

***

Bizim de başımız kel değil. Kulak verin, yurttaşlarım! Burada öneriyorum:
Türkiye kendi nükleer bombasını yapma hazırlığını başlatsın...
Durun, durun! Bunun muhtemel kötü sonuçlarını sıralamayın hemen. Beğendiğim bir Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu da telaşlanmasın. Amaç onu güç durumda bırakmak değil, elini güçlendirmek.
Hükümet öyle bir hazırlığa girişsin demiyorum. Biz, yazı çizi tayfası, aramızda tartışma başlatalım o konuda.
Neye mi yarar? Sevgili Batılı dostlarımıza deriz ki:
"Göz bebeğiniz İsrail'in de, can düşmanınız Kuzey Kore'nin de atom bombaları var. O yolda ilerleyen hasmınız İran'la baş edemiyorsunuz. Ama müttefik dediğiniz bizi dışlıyor, üstelik dayatmalarla bunaltıyorsunuz. Yalnızız; birlik üyeliği dışında bulunmanın özgürlüğünden yararlanıp kendi yolumuza gideceğiz."
Hem ünlü fıkrada "Kahvedeki arkadaşlar karılarıyla günde üç kere nasıl seviştiklerini anlatıyorlar, ben o işi ayda bir yapabiliyorum" diye yakınan ihtiyara doktor ne demiş gülerek?
"Siz de anlatın mirim, siz de anlatın."
Gelin lafla köpürtelim şu önerimi. Dışişleri Bakanımız dostlara "Gördüğünüz gibi Türkiye'de de manyaklar var, bizi köşelere sıkıştırmayın ki büsbütün azmasınlar" diyebilsin.
"Kahve" zaten tımarhane. Doktorun laf reçetesiyle bozulacak düzeni mi var?
BİZE ULAŞIN