REFİK ERDURAN

Derin pislik

Bir "olmayacak" görüntü fantezisi: Beyin ameliyatı yapılıyor. Cerrahlar, yardımcılar, teknisyenler, hemşireler dikkat kesilmiş, uğraşıyorlar.
Birden bir köpek dalıyor bacaklarının arasına. İçeriye nereden nasıl girdiği belli değil. Havlama, hırlama, vıyaklamalarla dışarı atılıyor.
Derken berbat bir koku yayılıyor ortalığa. Havalandırma düzenindeki arızanın giderilmesine çalışılıyor.
Onun başarılmasına kalmadan üstüne basılan birkaç çatapat patlamaya başlıyor orada burada. "Kim attı bunları yerlere?" bağırtılarıyla cerrah komutları birbirine karışıyor.
Bunların rastlantı değil, sabotaj olduğu besbelli.
Açık olan bir şey daha var: sabotajın kaynağı devre dışına çıkarılmadıkça o hastanede güvenli ameliyat yapılamaz.
***

Olmayacak şey, değil mi? Oysa daha beteri en geniş ölçüde olmakta ülkemizde.
Kavşaklara dayandığımızın bilinciyle pek çok temel sorunumuzu oyalanmadan çözmek zorundayız. Ama oyalanmamak olası değil.
Boyuna sağda solda bir şeyler patlıyor. Bir gazetenin kendini bombalatması gibi garabetler yaşanıyor. Adamın biri en yüksek yargı organının binasında takkadak yargıç vuruyor. Haham rolünde birinin lafları uçsuz bucaksız sorgulamalar başlatıyor.
Bir fotokopi kâğıdı gündemi altüst ediyor. Dağdan bayırdan, deniz diplerinden "mühimmat fışkırıyor". Ve her gün akıl karıştırıcı, kışkırtıcı, çıldırtıcı söz ve yazı şelaleleri akıyor kamuoyuna.
Ağzımız bir karış açık, seyrediyor, dinliyor, okuyor, afalladıkça afallıyoruz. Anormalliğe gitgide alışarak... Bu ortamda sağlıklı ameliyat bekleyerek...
***

Yalçın Özbey adında bir yaratık var. Ağca'nın hempası. Onun kaçırılmasında kullanılan arabanın sahibi. Sabancı cinayetinden uyuşturucuya kadar bulaşmadığı pislik yok. Zaman aşımı denen hukuk hokkabazlığı sayesinde sıyırdıkça sıyırıyor.
Kaynağı belirsiz geliriyle yıllar yılı Avrupa'da arazi olan bu mahluk elini kolunu sallayarak Türkiye'ye geldi, dilediğiyle temaslarda bulunduktan sonra yine sıvıştı. Turgut Kazan "Teminat verilmese gelmezdi" diyor.
İnsanı asıl deli eden, pislik mühendisinin üstümüze kustuğu laflar:
"Abdi İpekçi bir kader kurbanı. Ona suikast sıradan bir eylemdi."
Kader dediği kendi ve Ağca gibileri.
Ama bir yerde haklı olabilir. Kimi köyde itler salınıp taşlar bağlanırmış ya. Yalçın Özbey ortalıkta dolaşırken Abdi İpekçi'nin kurşunlanması türünden "eylemler" sıradanlaştı galiba.
***

Herkes aynı görüşte: ülke dıştan kurcalanıyor. Dönen dolapların kumanda aleti uzaklarda.
Evet ama, o aletin işlemesi için, kumanda edilecek cihazda da alıcı düzen bulunması gerekir. Uzaktan gelen işaret içimizde nerelere ulaşıp kimlerin eliyle eyleme dönüştürülüyor?
Her devletin gizli işleyen kurumları vardır. Ancak, o devlete hizmet ederler, yabancılara değil.
Bizde bir "derin devlet" lafıdır gidiyor. Yanlış deyim. "Devletin gizli kurumlarının çürük bölümü" demek daha doğru.
Ne kadar derindedir bu bela?
Çocukluğumdan hatırlıyorum. Çamlıca taraflarında boş bırakılmış bir köşkün bahçesindeki kuyudan pis kokular geliyor, dibinde üreyen sivrisinekler ve envai çeşit haşarat çevreye yayılıyordu.
Konu komşunun topladığı parayla temizletildi kuyu. İçinden çürümüş öteberi, canlı yılanlar ve hayvan leşlerinin yanı sıra bir de iskelet çıktı, soruşturma konusu oldu.
Darısı toplumumuzu kokutan kuyunun başına.
O iş başarılmadıkça, bırakın vatandaşları, herhangi bir dönemin iktidarı da, Genelkurmay'ı da, hatta MİT'i de kendilerini tam güvende görmemeli.
Çünkü derindeki karanlıklardan ne zaman ne çıkacağı belli olmaz.
BİZE ULAŞIN