REFİK ERDURAN

Erdemimiz kaç santim?

Çocuk eğitiminde "doyum erteletebilme" hedefi vardır.
Bebek hastayken yememesi gereken bir şeyi gözüne kestirmişse, istediğiniz kadar "İyileşene kadar bekle" deyin, kıyameti koparır. Üç yaşındayken de bunu beceremez. Kendi kararıyla iştahını dizginleyebilmesini sağlamak birkaç yıl daha alır.
Arsızlık freni toplum kesimlerine de gereklidir. Tutmayınca sonuç mide fesadı olur. Amerikan ekonomisinin kimi bölümlerindeki sınırsız kâr hırsı yüzünden patlayan krizde yaşandığı gibi.
"Kendini tutabilme" erdeminin yararı yalnız yöneticiler düzeyinde değil, halk içinde de söz konusudur. Gelişmiş ülkelerde otobüs bekleyen yolcular sıraya girer, taşıta rahatça ve hızla binerler. Uygarlıktan yeterince nasip almamış yerlerde hep birden saldıranların otobüse girmesi ise hem çok daha uzun sürer, hem de kavgalar çıkabilir.
Ekonomide insanların efendice davranmaları olası mıdır?
Bilmiyorum ama yapabilirlerse akıllılık olur.

***

Geçen hafta Başbakan işadamlarına "Emek sömürüsünden kaçının, yalnız maksimum kâr amaçlamayın, birer kişiye iş vermeye baksanız işsizlik hayli azalır" dedi.
Bunu adeta sol bir yaklaşım diye olumlu bulduğumu söylememe kimileri karşı çıktı. Ekonomi mantığına ters düştüğünü ileri sürdüler.
O mantık ille kıran kırana rekabet ve "Her koyun kendi bacağından asılır, gemisini kurtaran kaptandır, alta düşenin cana çıksın" falan demek ise evet.
Ama geniş kapsamlı ve uzun vadeli düşünülürse, dünyanın vahşileşmesi işadamlarının çıkarı açısından da gerçekten yararlı olur mu sonuçta?
***

Bugün dünyayı bırakıp yalnız kendi ülkemize bakalım.
Genel gelişme bir yana, on yılların akışı içinde feci kayıplar var. ("Ah eski zamanlar" nostaljisi değil bu. Elle tutulur, gözle görülür -daha doğrusu elle tutulup gözle görülmez olmuş- gerçeklerden söz ediyorum.) Farkına vardıkça kafamıza dev jeton düşmüş gibi sarsılıyoruz.
Bakın, birdenbire balık meraklıları afalladı: lüfer yok!
Benim çocukluğumda ya da gençliğimde değil, orta yaş çizgisine geldiğimde geceleri Salacak'ta sandala binip akıntıya kıçtan olta salar, kovaya lüfer doldurup dönerdik.
Üsküdar önünde uskumruya mı çıktık? Çapari takımını denizden her çektiğimizde bütün iğneler dolu gelirdi. Sandal dolardı bir saatte de balık dağıtılacak konu komşu aranırdı. (Palavra sıkmıyorum; hepsinin fotoğrafları var.)
Lokantalarda kalkan, kılıç, barbunya, ıstakoz ibadullahtı. "Deniz levreği, çiftlik levreği" diye bir ayrım yoktu; çünkü levrek çiftliği yoktu. Palamut makbul değildi; misafire ikram edilemezdi. Torik büsbütün aşağılık sayılır, hiç gelmezdi sofraya.
Nerede şimdi o balık kültürü? Masal oldu!
***

Hoyratça tüketim silindirimize biraz olsun direnerek büsbütün sırra kadem basmamış bir tek pomatomus saltatrix kalmıştı son mevsime kadar. Yani efendim, lüfer.
Galiba gönüllerde onun özel bir yeri varmış. Ve iyi ki öyleymiş. Kıtlığı ilk kez uygarca bir toplu tepkiye neden oldu. Lokanta işletmecileri, balıkçılar, akademisyenler, medya çalışanları, tüketici temsilcileri ve başka ilgililer dayanışma içinde karar açıkladılar:
Azalmanın temel nedeni lüferin çinakop ve sarıkanat adlarıyla henüz üreme aşamasına gelmeden avlanması olduğuna göre, bu balığı 24 santimden küçükken tutmamak, satmamak, yememek gerek!
Kendileri söz verdiler karara özenle uymaya, herkesi de uyulması için uyarmaya.
Başlatılan kampanyadan sınırlı ölçüde bile sonuç alınabilirse, çok sevindirici bir bilinçlenme atılımının belirtisi olacak.
Bakarsınız kendini tutma ve doyum erteleme erdeminin değeri anlaşılmaya başlar.
İşadamlarımız da zamanla lüfer çoğalmasından ders alırlar belki.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN