REFİK ERDURAN REFİK ERDURAN

Yılan, sıpa vesair canlılar üstüne

Vaktiyle iki erkek kardeşin miras kavgası semtimizin bir numaralı gerginlik ve dedikodu konusuydu. Evlerinin arasındaki yıkık köşk bahçesinin mülkiyetini paylaşamıyorlardı.
Bahçedeki süs havuzunun suyu kurumuş, içini ot ve çalı bürümüştü. Yalnız yağmurlu aylarda biriken sularda kurbağa ve sivrisinek ürer, yaz boyunca yığılan çöplerin altında kertenkele kaynaşırdı.
Biraderlerden biri huysuz bir doktordu. Konu komşunun "Anlaşın da şu bahçeyi paylaşın, havuz mikrop yuvası olmaktan çıksın" yollu telkinlerine kulak tıkıyor, kardeşini uzlaşılmaz düşman görmekten vazgeçmiyordu.
Bir gün o bahçeyi teftiş ederken doktoru yılan soktu. Hayvanın havuzdaki kurbağalarla beslendiği, adamın başına gelenin de orayı anlamsız kavga konusu yapma inadı yüzünden ona "takdir-i ilahî" ile verilmiş bir ceza olduğu söylendi.
Herhalde o söylentiye inandığından, kardeşiyle barışıp anlaştı doktor. Bahçe düzeldi, havuz temizlendi. Annemin gülerek söylediğini hatırlıyorum:
"Bazılarının bir yerlerini yılan sokmadan akılları başlarına gelmiyor."
Şimdi Yunanlı komşularımızın yeni yardım için savunma harcamalarının kısılmasını şart koşan kredi ağalarına boyun eğerek Ege'deki it dalaşlarından vazgeçtiklerini gördükçe de düşünüyorum:
El ele vererek aramızdaki şu güpgüzel denizi turizm cenneti ve ortak kazanç kapısı yapmak varken, servet harcaya harcaya göklerinde dalaşmak nasıl bir ahmaklıktı? Bundan vazgeçmek için şart mıydı iflas ve IMF sokması?

***
İbrikçibaşı ukalalığı insanoğlunun en tehlikeli huylarındandır. Sırf otorite gösterisi yapmak için "Ben bu işin yetkilisi sıfatıyla buyuruyorum, şu şöyle olacak, bu böyle olacak" tavrı durup dururken çözümsüz sorunlar yaratır.
Türk Dil Kurumu görevlileri sık sık öyle şeyler yapıyor, gönüllerince kural koyup kaldırıyor, ibrik yeri değiştirtir gibi oynuyorlar sözcüklerle. Oysa dil toplumun en kurcalanmaya gelmez birikimidir. Gelişir ve değişir ama kendi mantığının çerçevesinde, kendi temposuyla.
Keyfe göre değil.
Atatürk bile o konuda makul çizgileri aştığını fark edince geri adım attı.
Şimdi, herhalde iyi niyetle (kadınları ve çocukları "zararlı" dil alışkanlıklarından korumak için) birtakım deyim ve atasözlerinin referans kitaplarından çıkarılması öneriliyor.
Bu "zararlı" lafını duyar duymaz kazık fren yapılıp sorulmalı: Neyin zararlı olduğuna kim, hangi kıstaslara göre karar verecek? Deyim ve atasözlerinin o türlü değerlendirilmesi dil biliminden çok etik, ruhbilim, toplumbilim gibi alanların konusu.
Kadınlar ve çocukları küçük düşüren lafların sözcüklerden ayıklanmasıyla o ayıplar ortadan kalkmaz; kafalardaki kaynakları kurutulmadıkça zararları sürüp gider. Olumsuzluğuna karar verilen şeylerin gizlenmesi değil, tam tersine teşhir edilip zararlarının anlatılması gerekir.
İşkence aletleri müzelerden kaldırılmıyor.
Sergilenerek gözlere sokuluyor iğrençlikleri.
***

Bir tersliği eleştirmenin en etkili yolu onunla alay ederek üstünde düşünülmesini sağlamaktır. "Zararlı" atasözlerimizi de yasaklayacak yerde onların karşıtlarını üretmeliyiz.
Örneğin: "Kadın erkeğin şeytanıdır."
Öyleyse, yanıtlanmalı:
"Erkek de şeytanın budalasıdır."
Alın, erkeğe bir öğüt incisi:
"Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etme."
Tamam da, azıcık düşünceye davet:
Kadının karnındaki sıpa ise, babası da eşek değil mi?
Cinsimize estağfurullah efendim, estağfurullah!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.