ERDAL ŞAFAK ERDAL ŞAFAK

Deniz ülkesi

Bir ay sonra aramızdan ayrılışının 10'uncu yılı dolacak olan Melih Cevdet Anday'ın dilimize kazandırdığı o büyüleyici şiiri anımsıyor musunuz?
"Seneler, seneler evveldi; / Bir deniz ülkesinde / Yaşayan bir..."
Amerikalı ozan ve öykücü Edgar Allan Poe'nun (1809-1849) gönül tellerini titreten "Annabel Lee" şiirinden söz ediyorum...


***
Ben Bodrum'u 1970'lerin başında tanıdım. Masmavi sularında ilk 1971 yazında yıkandım.
1971 Temmuz'unun başında çalıştığım gazetenin, Yeni Asır'ın veznesine uğradım. İki zarf uzattılar. Birinde aylığım, öbüründe izin ikramiyem. Çünkü Yeni Asır o zamanlar bir maaş da yıllık izin ikramiyesi veriyordu.
Ver elini Basmane'deki otobüs garajı. Nereye gideceğime ilişkin hiçbir fikrim yoktu. Kapıdan girince ilk yazıhane nereye otobüs kaldırıyorsa, oraya gitmeye karar verdim. Kısmetime, Karadeveci'nin külüstür Bodrum otobüsü çıktı. Bileti alıp bindim.
Otobüs virajlı yolları döne döne yaklaşık 8 saat süren yolculuktan sonra Bodrum'a vardı. İndim. Yanıma seyirten seyirtene. Pansiyon çığırtkanları. Hepsi de valizinize veya çantanıza asılıyor, "Gel abi pansiyonumuzu çok seveceksiniz" diyerek. İçinde bir tişört, bir mayo ve 50 kadar kitap bulunan çantamı çocuklardan birine verip peşine düştüm. Bodrum'u boydan boya kat ettik, sahile vardık, çocuk "Atla abi" dedi bir motoru göstererek. "Hayrola nereye" diye sordum. Eliyle karşıda, ufkun ucunda bir adayı gösterip "Oraya" dedi.
Meraklandım, "Beğenmezsem dönerim" düşüncesiyle motora atladım. İki tarafı boğaz olduğu için rüzgârın ve dalganın eksik olmadığı denizde bata çıka yol aldık. Yaklaşık bir saat kadar. Ve akşam güneşi batarken adaya vardık. Motorun tek yolcusu olan ben karaya çıktım. Uzun bir plaj. İn-cin top atıyor. İskelenin başında derme çatma bir restoran. Yanında bir düzine kadar oda deniz kumuyla inşa edilip kireçle badanalanmış. Kısacası, sıfır yıldızlı bir pansiyon.
Restorandan birkaç kişi çıkıp karşıladı: Pansiyonun ve restoranın işletmecisi, eşi, iki oğlu, bir gelini ve bir köpeği.
"İstediğin odayı seç" dediler, "Hepsi boş..." Rastgele bir odaya girdim. Çantamı bıraktım.
Pansiyoncu uyardı: "Akşam yemeğini bizimle yiyeceksin. Tabldottan. İstediğin bir yemek olursa, sabahtan söyleyeceksin..."
Gürültücü bir jeneratörün loş ışığında tatilimin ilk akşamını kutladım. Mönüyü hiç unutmuyorum: Taze fasulye, salata, patlıcan- biber kızartması, cacık, pilav...
Yemekten sonra pansiyoncu aile bir masanın çevresinde toplanıp fişek doldurmaya başladı.
Ne yaptıklarını sordum; "Geceleri dağdan yaban domuzları iner, onlara karşı tedbir" dediler. Ve eklediler: "Saat 22'de jeneratörü kapatırız, ona göre..."
***
Jeneratör sustu. Sessizlik katmerlendi. Odamın hemen önündeki plajın incecik kumlarına uzandım. Çıplak ayaklarımı mini minnacık dalgalar okşamaya başladı. Gökyüzünde de ışıkların şöleni vardı. Pansiyon sıfır yıldızlı olabilirdi ama gökyüzü milyarlarca yıldızla doluydu.
Gözlerime vuran sabah güneşiyle uyandım...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN