ÖMER TAŞPINAR

Türkiye'de demokrasi ve ABD

WASHINGTON

Türkiye'de asker-sivil ilişkileri alanında Cumhuriyet tarihinin en ciddi gelişmeleri yaşanırken "Olup bitene Washington nasıl bakıyor" sorusuna bir cevap gerekiyor. Evet, ama "hangi Washington?" Zira Washington'da Türkiye konusunda tam bir kafa karışıklığı hâkim. İki farklı cephe ve iki farklı bakış açısı birbirini ikna etmeye çalışıyor. Kaba hatlarıyla ifade etmek gerekirse durum şöyle: bir cephede AK Parti'den hiç hazzetmeyen ve Türkiye'de ciddi bir İslamcılaşma riski görenler var. Türkiye'deki gelişmeleri açıklamak için temel referans noktaları İslam ve laiklik. 1 Mart tezkeresi, Halit Meşal ziyareti, Davos gibi gelişmelerden hep AK Parti'nin temsil ettiği "İslami zihniyeti" sorumlu tutuyorlar. Bu cephe içinde artık gücü son derece azalmış neo-konlar olduğu gibi, aynı zamanda neokonlarla hiç alakası olmayan sıradan isimler de var.
İkinci grupta ise AK Parti'ye nispeten daha olumlu bakan ve Bush döneminde kaybedilen Türkiye'yi tekrar kazanmak gerektiğine inanan, bir cephe var. Bunlar Obama'ya ve Hillary Clinton'a yakın çalışıyorlar. AK Parti'ye bakışlarında temel referans noktası İslam değil. Bush yönetimindeki bazı isimler gibi Türkiye'yi İslam dünyasının parlayan yıldızı gibi görmüyorlar. Referans noktası olarak çok daha sağlam bir kriter kullanıyorlar: Avrupa Birliği ve demokratik reformlar.
Burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Bu ikinci cephe Türkiye'de siyasi gerilim, muhtıra, kriz görmek istemediği için asker-sivil ilişkileri konusunda son derece dikkatli "realist" bir yaklaşım içinde. Onların gözünde Ergenekon, karanlık dipsiz bir kuyu. Türkiye'de zaten kutuplaşmış siyasi ortamı daha da geriyor. Bu nedenle fazla Ergenekon analizi yapmak yerine, daha şeffaf ve izlenebilir olan demokratik reformlara bakıyorlar. Zaten tam da bu nedenle Ergenekon davasına oranla AB reformları sürecini çok daha fazla ciddiye alıyorlar.

2007-09 dönemi boşa geçti

Gene aynı nedenle Türkiye'nin 22 Temmuz 2007 sonrasında ciddi bir fırsat kaçırdığına inanıyorlar. Geniş uzlaşma tabanlı, AB'ye yönelik yeni bir anayasa yerine, AK Parti'nin, biraz da MHP'nin tuzağına düşerek neden başörtüsü gibi zor bir konuya odaklandığını anlamakta zorluk çekiyorlar. Sonuç olarak Amerika'daki bu ikinci cephe Türkiye'nin 2007-2009 dönemini boşa harcayarak AB'deki Türkiye düşmanlarına gereksiz yere malzeme sağladığına inanıyor.
Bu cephenin birinci gruptan en temel farkı Türkiye'nin AB'ye girmesini gerçekten istiyor olması. Bush döneminden kalma neokonlar ise Avrupa'dan en azından AK Parti kadar nefret ediyor ve AK Parti'nin AB reform sürecini laikliğin teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gücünü azaltmak için desteklediğini düşünüyorlardı.
Bütün bunlar nedeniyle bu neokon cephenin Ergenekon ve asker-sivil ilişkileri konusunda nasıl pozisyon aldığını tahmin etmek zor değil. Türkiye'nin AB düşmanları ile Amerika'nın AB düşmanları arasında doğal bir ittifak
olmasından daha normal bir şey olamaz. Ancak bu ulusalcı-neokon birlikteliği pek uzun sürmedi. Zira her iki akım da kendi ülkelerine yabancılaşmış durumdaydı. Amerika'da neokonlar ve Türkiye'de ulusalcılar kendi toplumlarındaki büyük demokratik değişime karşı kürek çekiyorlardı. Sonuç olarak gerek Amerika, gerekse Türkiye'deki demokrasi dalgası bu tip yapay ittifaklardan çok daha güçlü çıktı.
Her şeye rağmen Washington'da marjinal de olsa, askeri vesayet altında daha kolay kontrol edilecek oligarşik bir Ankara arzulayan bazı güç odakları olabilir. Bunlara verilecek en iyi cevap Türkiye'nin AB yolunda hiç yılmadan ilerlemesidir. Zaten Obama yönetiminin görmek istediği de bu. Önümüzde seçimsiz en azından iki yıl var. Artık mazeret kalmadı. Popülizme gerek duyulmayacak iki uzun yılımız var. Türkiye ve AK Parti bu fırsatı gene kaçırmamalı. Ergenekon önemli. Ama AB süreci daha da önemli.
BİZE ULAŞIN